Yusuflar Kuyudan Ne Zaman Çıkacak?

0
49
views

 

Bizimkisi Bir Ocak Hikayesi isimli eseri ile 12 Eylül dönemini anlamamız için bir kapı aralayan Adnan İslamoğulları, Kuyu eseri ile kapıyı daha da açarak, bizleri o derin kuyunun içine doğru çekiyor. Kimler içeri girer, kimler girmez bilinmez ama bu Kuyu öyle herkesin cesaret edip girebileceği bir Kuyu değil…

Gazeteci Adnan İslamoğulları'nın yeni çıkan Kuyu isimli romanı

Kuyu…
Üzerinde çok uzun bir zaman hazırlanılan bir eser olduğunu, eseri elinizde aldığınız anda anlıyorsunuz. Eser ana karakter Yusuf Sancaktar’ın üzerinden bir neslin hayallerini, duygularını, yaşanmışlıklarını, özlemlerini, hayallerini ve günümüzde daha iyi anladığımız ama o dönemde anlaşılmayan bir oyunun figüranlarını bize akıcı, heyecanlı bir aşk hikayesi üzerinden sunuyor.
Eser benim gibi dönemi yaşamayan, dönemi yaşayanlardan dinledikleri ile ve okuduğu kitaplardan anlamlandırmaya çalışanlar için, 12 Eylül öncesi gençlik mücadelelerini daha iyi anlamlandırmak için ayrıntılı olarak, sıkılmadan okunabilecek bir eserdir.
Yusuf ile Defne….
Eser, Yusuf ile Defne’nin aşkı üzerine kurulmuş, bu hikaye üzerinden seksen öncesi gençlerin hayallerini, yarım kalmış hikayelerini bizlere bir aşk romanı kadar güzel bir dil ile , bir siyasi kitap gibi; Ülkülerin bazen hayallerin bile önüne nasıl geçtiğini, yaşanmış olaylardan örnekler vererek önümüze koyuyor.

Nilüfer Hanım, Münevver Hanım…
İki anne…
Eserde Nilüfer Hanım üzerinden Ülkücü annelerin yaşadığı üzüntüler, acılar ve Devlet, Vatan kavramlarının nasıl annelik duygusunun önüne geçtiği ayrıntılı olarak veriliyor. Münevver Hanım üzerinden ise Annelik kavramının aslında Sağ-Sol, Ülkücü-Solcu, Devrimci-Faşist gibi kavramların hepsini kapsayan nasıl bir yüce bir duygu olduğunu, asıl acıyı çekenlerin, -evladının hangi görüşte olursa olsun- anaların olduğunu bize duygu yüklü bir anlatımla veriyor.
Mehmet Selim Efendi, Ağabey…
Seksen öncesini anlamak, yaşananları daha iyi anlamlandırmak için eserde Mehmet Selim Efendi ve Ağabey karakterleri kullanılmış. Birisi Cami imamı, kendi halinde gibi gözüken ama aslında derdi atalarından kendisine miras olarak kalan, bu dert uğruna hayatında çok acılar çekmiş, bir devlet sevdalısı….
Ağabey ise aynı dertle dertlenen daha ziyade siyasetin ve bürokrasinin içerisinde yaşananları bize anlatan, bazen devleti yönettiğini düşünüp, yönettiği devlet tarafından ezilmiş, ötekileştirilmiş, büyük, dev gibi gözüken ama aslında “devler de yanılırmış, bazen devlerin de elinden bir şey gelmezmiş” hissiyatını uyandıran bir karakter olarak sunulmuştur.
Tahsin Albay, Canip Albay…
Şerefli Türk ordusunun iki subayı….
Eserin en can alıcı kısımları bu iki subayın konuşmaları üzerinden veriliyor aslında. Askerlerin 12 Eylül öncesi yaşanan öğrenci olaylarındaki rolünü, devlet gibi kutsal bir değeri merkeze koyarak ateşe odun taşır gibi gençleri olayların içine nasıl çektiklerini detaylı analizler ile anlatmaktadır. Bu kısımda en ilginç olan ise kendi evlatlarını bile acımadan kullandıklarını ama sonunda subay da olsa baba olduklarını hatırlamaları. Aslında bu kısımları okurken devleti kurtarmak için dertlenen bu subayların, devleti kurtardıklarını düşünürken kurtarma işinin de oyunun bir perdesi olduğu, kendilerinin de kullanıldığını çok geç fark etmeleridir. Kullanıldığını fark ettiklerinde de iş işten çoktan geçmiştir. Devletin de ellerinde olmadığının gerçeği ile yüzleşmeleri ise çok da kolay olmadığını eserde görmekteyiz.
Ender… Nazif…
Eserde iki farklı ideolojiyi taşıyan ama taşıdıkları bu ideoloji sebebiyle aynı acıları çeken gençler….
Evet 12 Eylül öncesinde devleti biz daha iyi yönetiriz, bizim düşüncemiz daha iyi yönetir diye düşünen nice genç, onlar üzerinden sırf şartlar olgunlaşsın diye acımadan, onları birbirine kırdıranlar tarafından öldürüldü, ateşe atıldı. Eserde bir subay ile bir gencin arasında geçen “Biz mi size birbirinizi vurun” sözünün aslında bu subaylar tarafından birbirini vurmaları için silahları, istihbaratları, ortamı nasıl hazırlandığı detaylı olarak anlatılmaktadır.

Eseri özetleyen paragraflardan birisini paylaşmak istiyorum:

“Nasıl bir devler bu? Solcu subay bir baba devler için oğlunu sol örgütler içine sokuyor, oğlu eylemlere giriyor, ölebilir ama babası bunu göze alıyor Nadir devlete bağlı! Burhan devlete bağlı! Bölümün sekreteri devlete bağlı. Şemsi istihbarata bağlı! Ağabey devlete bağlı, Mehmet Selim Efendi devlete bağlı. Nasıl bir devlet ki bu hem bu kadar kanın akmasını seyrediyor hem kan akıtanları kontrol ediyor hem de işkence ediyor. Çok güçlü olduğu için mi böyle yoksa güçsüz olduğu için mi? Devlet dediğin yasaları olan, kurum ve kuralları olan ve bunları herkese karşı eşit uygulayan bir aygıttı aslında, bu kadar basit olmalıydı. Neden bu denli karmaşıktı peki? Tüm siyasal görüşlerin partileri vardı ve seçimler iktidarı tayin ediyordu. Bütün bu savaşın sebebi neydi? Şükrü Bey ile kardeşinin arasına giren, çocukluk arkadaşı olan Necati ile Nazif’in arasına giren, kendisi ile Defne arasına, Burhan ile babası arasına giren ideolojiler miydi yoksa devlet mi, bu düşmanlığı ideolojiler mi körüklüyor ve tahkim ediyordu devlet mi?
Millî görüş denilen ve hiçbir kavganın tarafı olmayan takım neden bütün bu savaşın hiçbir yerinde değildi? Çiğnene mukaddesat, vatan, bayrak neden onları bu mücadelenin içine çekmiyordu ve onlara neden hiçbir şey olmuyordu? Neden onların milliyetçilik ve özellikle Türklük alerjileri vardı? Ölüm neden hep Türk çocuklarına yakışıyordu, neden ölüme hep Türk çocukları koşuyordu?” (Sayfa 340)
Yukarıdaki eserden alıntı yaptığım kısım ve sorulan sorular, bizim de aradığımız cevaplardı belki de. Belki de kaybettiğimiz onca canımızın, kaybettiğimiz geleceğimizin, kaybettiğimiz hayallerin özetiydi.

Aslında kaybeden her iki taraftı…
Peki kazanan kimdi….
Kazanan aslında yukarıda da yazdığı gibi 3. Taraftı. Belki de kazandırılan desek daha doğru olurdu…
Eserde genel olarak politik çıkarımlara yukarıdaki örnekteki gibi sıkça yer verilmiştir. Yine o dönemde yeni yeni filizlenen İzmir merkezli ortaya çıkıp cemaat adını almış yapının da nasıl örgütlendiği ve Ülkücülerin bu yapıya bakışı ayrıntılı olmasa da net cümleler ile verilmiştir.

Anladığımız kadarıyla eser ile alakalı birkaç kelam etmeye çalıştık. Bu döneme dair okuma yapan birisi olarak en büyük sıkıntımız dönem ile alakalı yaşayan kişilerin hatıralarını yazmamaları. Bu sebeple dönemi anlatan her eseri okumaya gayret eden birisi olarak bu eseri muhakkak okumanızı tavsiye ediyorum.

Bu Kuyu’dan herkes farklı bir mana çıkarabilir. Dönemi yaşayanların Kuyu’su bizden farklı olabilir. İster o dönemde yaşayan olun, isterse dönemi anlamak için okuyan birisi olun muhakkak bu Kuyu’yu görün.
Değerli büyüğümüz Adnan İslamoğulları’nın kalemine sağlık. İnşallah kısa zamanda eserin ikinci cildini yazar da Yusuf Kuyu’dan nerelere savrulmuş öğreniriz. Bu eserin, dönemi daha iyi anlamamız için dönemi yaşayan büyüklerimize de örnek olması ve yeni eserler ortaya çıkmasına vesile olması temennisiyle…

 

KUYU
Adnan İSLAMOĞULLARI
Ötüken Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 2020, 461 Sayfa ISBN: 978-605-155-966-7
Ömer UMUR

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here