Ekonomiye Bakış Ve Reformlar

0
43
views

 

 

Ekonomik sonuçlar; ekonomide rasyonel ve esaslı reformların zorunlu olduğunu göstermektedir.

AK Parti Milletvekili Adayı Ahmet Yelis, TÜMSİAD'ı ziyaret etti haberi

EKONOMİK REFORMLARI 10 BAŞLIKTA TOPLAYABİLİRİZ

 

1- Büyümenin ithalata bağımlılıktan kurtarılması ve ileri teknolojiye geçişte hamleler yapılması

 

2- Bütçe ve cari açığının azaltılması ve bütçe gelirlerinin dolaylı vergilere dayalı olmaktan çıkarılması

 

3- Sosyal güvenlik ve sosyal politikalarda reform

 

4- Tasarrufların korunması, kamu ve özel kesimde israfının önlenmesi

 

5- Tarım ve reel sektörde yapısal reformlar

 

6- Kurumsal reformlar ve şeffaflık

 

7- Enerjide alternatifler üretme ve enerji tasarrufu konusunda reformlar

 

8- Nitelikli ve üretken insan yetiştirme kapasitemizi geliştirecek reformlar

 

9- Gelir dağılımını iyileştiren, Üretimi ve istihdamı teşvik eden reformlar

 

10- Temel hakların korunması ve mülkiyet hakkının geliştirilmesi

 

EKONOMİYE BAKIŞ 

 

2020 yılında başlayan ve halen devam eden Covid/19 salgın hastalığı bütün dünyada ve ülkemizde son derece ağır etkiler yapmış ve ivme kayıplarına yol açmıştır.

 

Küresel ekonomik sistemde zaten var olan sorunlara pandemi dinamit etkisi yapmıştır.

 

2020 yılı sonu itibariyle küresel ekonomide %4 küçülme beklenmektedir.

 

2020 yılında Çin ve Türkiye dışındaki bütün ekonomilerin küçüleceği tahmin edilmektedir.

 

2020 yılında dünya ticaret hacmi yüzde 9 küçülecektir. Bu sonuç dünya ekonomisinin küçülmesine sebep olmuştur.

 

Salgın hastalıkla birlikte çözmemiz gereken ekonomik sorunlar daha da derinleşmiştir.

 

Türkiye’nin acil çözmesi gereken sorunların başında istihdam gelmekte olup, diğer iki önemli sorundan biri cari açık diğeri ise enflasyondur.

 

Bu sorunlara ilaveten önlem alınmazsa yüksek faizde ciddi sorun olmaya namzettir.

 

Türkiye’nin ihtiyacı olan yapısal reformları; Hukuk, Eğitim ve Ekonomik alanlar olarak sınıflandırabiliriz.

 

Yapısal reformlar, bir sistemin daha verimli çalışabilmesi ve şoklara karşı daha dayanıklı hale getirebilmesi için o sistemin yeniden yapılandırılmasıdır.

 

Yapısal reformların yapılabilmesi, için gerek görülen alanda yapısal bozukluğun nereden ve nasıl düzeltilebileceği konusunda azami görüş birliği olması gerekir.

 

Ayrıca ekonomi alanında yapılması gereken yeni düzenlemeleri yapmak için reformları beklemeye gerek de yoktur.

 

Reformlarla birlikte acilen ekonomi içi yapılması gereken konularda da geniş çaplı çalışmalar başlatılmalıdır.

 

Ülkemizin her tarafına yol gidiyor, lakin yeterli yatırım gitmiyor.

 

Yollar ekonomik dağılımı da beraberinde getirse iç göç de azalacaktır.  Türkiye’de sorunların önemli bir bölümü de yatırımların dengesiz dağılımı, aşırı iç göç, atıl ekonomik kaynaklar, yanlış sanayileşmeyle yok olan verimli tarım alanları gibi yanlışlıklardan kaynaklanmaktadır.

Kaynakların doğru kullanılması en önemli meselemizdir.

 

İSTİHDAM VE İŞSİZLİKLE MÜCADELE

 

TUİK’in açıkladığı son verilere göre; işsizlik sayısı 4.005 bin ve işsizlik oranıda yüzde 12.7’dir. Fiili işsizlik oranı ise yüzde 23.6 ve fiili işsiz sayısında 8.353 bin.

 

Ekonomi bir korelasyon içinde çalışmaktadır. İstihdam; geliri – gelir; tasarruf ve tüketimi – tasarruf ve tüketim; yatırım ve üretimi – yatırım ve üretim; ihracat ve tüketimi – ihracat ve tüketim; büyüme ve istihdamı oluşturmaktadır.

 

İşsizlik temelde dört ana faktörden kaynaklanır.  Konjonktürel işsizlik, yapısal işsizlik, mevsimsel işsizlik ve gizli işsizlik.Sorunun çözülmesi için her birine yönelik politika geliştirmek önemlidir. Konjonktürel işsizlik büyüme oranı ile pozitif korelasyon içinde hareket etmektedir. Bu çerçevede sürdürülebilir kalıcı büyüme önem kazanmaktadır.

 

Yapısal işsizlik, genç işsizlik sorununu çözmeye yönelik eğitim reformu ve mikro bazlı yapısal önlemlerin devreye girmesiyle azaltılabilir.

 

Mevsimsel işsizlik, tarım, turizm, inşaat gibi sektörlerin etkisiyle kış aylarında artan işsizliği ifade eder. Turizmi on iki aya yayacak kalıcı projelerle mevsimsel işsizliği azaltmakta önemli katkı sağlayabiliriz.                                                                                                      Tarımsal üretime yönelik yapılacak, emek yoğun ekolojik tarımı da içeren kapsamlı bir stratejik planla hem sağlıklı beslenme, hem enflasyonla mücadelede hem de istihdama da katı sağlanabilir.

Eğitimle orta sınıf üretkenliğini arttırabiliriz.

 

Tasarruf yetersizse istihdama giden bütün yollarda tıkanma söz konusu olmaktadır.

Tasarruf yetersizliği dış kaynak ihtiyacını ortaya çıkarmaktadır.

Uzun yıllar finansal sistemden pay/avans alma yetisi olan ülkemizin bu yeteneğinin azalması, istihdam dahil ekonomik alanda sıkıntılara neden olmaktadır.

 

Kaynakların verimli kullanılması, israf ve öncelik taşımayan harcamalardan uzak durulması ekonominin olmazsa olmazıdır.

 

İşsizimize iş bulmak için %5 oranında üretime dayalı büyümeliyiz.

Aksi halde ekmeği olmayanların sayısı 82 milyon nüfus içinde 50 milyonu geçer.

 

Bu sorunun çözümü büyük ölçüde riskleri düşürüp, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını ülkemize çekerek üretimi ve ihracatı arttırmaktan geçmektedir.

 

ENFLASYONLA MÜCADELE

 

Tüm dünyada enflasyon yükseltme sorunu varken, bizim niye enflasyon düşürme sorunu yaşadığımız herhalde konuyu yeterince ciddiye almadığımız içindir.

 

2020 yılında Türkiye yüzde 14.6 oranındaki enflasyonuyla içinde yer aldığı gelişmekte olan ekonomiler ortalamasının üç katı daha yüksek enflasyona ulaşmıştır.

Yİ-ÜFE’de yüzde 25.15 olan yüksek oranın, artan maliyetin önümüzdeki aylarda perakendeye ve TÜFE’ye yansıyacaktır.

 

Genel olarak enflasyonun yükselmesinin sebeplerine baktığımızda:

 

1- Taleplerin karşılanamaması

 

2- Maliyetlerdeki artış

 

3- Piyasaya fazla para sürülmesi

 

4- Arz’da daralma

 

5- Kurdaki artış

 

6- Faizin yüksek oluşu

 

7- Yapısal sorunlar

 

8- Bütçe dengesinin bozulması ve cari açığın yüksek olmasını görmekteyiz.

 

Faiz artırımı kısa vadede enflasyona çözüm olsa da, sonrasında kendisi bir sorun haline dönüşür.

 

Devletin enflasyon yoluyla işçi ve memurdan gizli vergi alması kabul edilemez bir durumdur.

Ekonomide kurallı piyasa, güven, liyakat, şeffaflık, hukukun üstünlüğü ve israfın önlenmesi; hem faizde hem dövizde hem de enflasyonla mücadelede olmazsa olmazdır.

 

CARİ AÇIK SORUNU VE ÇİN’LE DIŞ TİCARETİMİZ

 

Cari açık sorununun başında enerji ve Çin sorunu gelmektedir.

Enerji ayrıca incelenmesi gereken bir konudur.

Ülkemiz enerji konusunda ciddi çalışmalar ve atılımlar içindedir.

 

Çin %87 dış ticaret açığı verdiğimiz tek ülkedir.

 

Çin’le son beş yılda (2019 yılı sonu itibarıyla) toplam 126 milyar dolar dış ticaret işlemi yaptık.

113 milyar doları ithalat, 13 milyar doları ihracat olarak gerçekleşti.

Üzerinde tartışmaya değmez mi?

 

Ara malı ve teknolojik ürünlerin ithalinin yerine bu ürünlerin ülkemizde üretimi hızla gündeme alınmalıdır.

Son beş yılda yüksek ve orta teknoloji ürünlerinde toplam ticaret açığımız 190 milyar 415 milyon doları buldu.

 

Ar-Ge, inovasyon, dijitalleşme, teknoloji ve üretim önceliklerimiz olmalıdır.

Borsaya kote şirketlerimizin sadece % 3.2’ si teknoloji şirketleridir

Bu şirketlerimiz desteklenmeli ve kaynaklarımız zombi (katma değer üretemeyen) şirketlere heba edilmemelidir.

 

GELİR DAĞILIMI VE ZEKAT

 

Gelir olmadan tüketim, Tüketim olmadan üretim,

Üretim olmadan büyüme, Büyüme olmadan istihdam olmaz.

Bir başka açıdan bakarsak; Gelir olmadan tasarruf,

Tasarruf olmadan yatırım, Yatırım olmadan istihdam olmaz.

Sonuç: her şartta gelir olmazsa istihdamda olmaz.

 

Gelir adil dağılmazsa yada yastık altına giderse ekonomik sistem tıkanır.

 

Zekat; gelirin dağılmasını, tekrar piyasaya dönüşümünü temin eden araçtır.

Ekonomik sistem servet dar bir kesimin elinde biriktiğinde sıkıntıya girer.

İngiltere’de %1.5 oranında, değişik ülkelerde ise %3 oranında Servet vergisi tartışılmaktadır.

İnsanlık % 2.5 (kırk da bir) zekat verse ekonomide sıkıntıda çıkmaz, krizde olmaz.

 

YÜKSEK FAİZ SORUNU

 

Son bir yılda sepet kur ortalamasında %33.3 artışının enflasyonun en önemli sebebi olduğunu kabul edip faizleri arttırdık.

 

Lakin faiz artışının enflasyon, yatırım, borç çevirme ve diğer hususlardaki olumsuz etkilerini ve çözüm yollarını da tartışmak gerekir.

Bu derece yüksek faiz oranları sağlıklı bir ekonomik büyüme için sürdürülebilir değildir.

 

Yüksek faiz yatırım ve kalkınmaya engeldir. Riski olmayan kazanç varken, kimse yatırım yapmaya yönelmez. Kredi alıp üretim yapanlar da ödeme zorluğu yaşarlar.

Ayrıca yüksek faiz, borç ödeme zorluğu ve şirket iflasları ile ekonomide durgunluğa sebebiyet verir.

 

Sonuç işsizliğin artmasıdır. Geliri olmayan hane halkı harcama yapamaz, ülkemiz büyüyemez, fakirleşir.

 

Makro ekonomik bir sorunu, başka bir makro ekonomik sorunla çözmek orta ve uzun vadede daha vahim sonuçlara sebebiyet verir.

Gerçek çözüm Türkiye’nin risklerini düşürüp sıcak para yerine doğrudan yabancı sermayeyi çekmesi ve ihracata dayalı üretim ekonomisine geçmesidir.

 

BÜYÜME İHRACAT ODAKLI OLMALIDIR

 

Türkiye ekonomisi ya bütçe açığı vererek ya da cari açık vererek büyüyebilmektedir.

 

2001 yılına kadar bütçe açığı vererek büyüyen ekonomimiz, daha sonraki yıllarda özel kesimin açık verip borçlanması ve cari açığın yükselmesi ile büyümeye başlamıştır.

 

2020 yılında salgın hastalıkla birlikte hem bütçe hem de cari açık vererek ikiz açık vermeye başlanmıştır.

 

Düşük enflasyon, yüksek büyüme ancak ihracatı arttırıp iç talebi azaltmakla olur.

Bu şekilde büyüme modelinde işsizlikte sorun olmaz.

 

Her risk içinde fırsatlarda oluşturur. Aşının bulunması ile sağlık sorunlarının aşılması, İngiltere ile yapılan serbest ticaret anlaşması, savunma sanayinde yapılan atılımlar, genç yazılımcı ekiplerimizin devreye girmesi, doğalgaz bulunması, turizmde muhtemel olumlu gelişmeler ve vatandaşlarımızın finansal varlıklarındaki % 41 oranındaki artış, önümüzdeki zaman diliminde ekonomimizin büyümesine katkı sağlayacaktır.

 

Ayrıca ülkemizin enerji ve ticaret yollarının merkezinde olması en büyük avantajımızdır.

Güven ve istikrar ortamı ise ekonomik gelişimin olmazsa olmazıdır.

 

KALKINMA VE REFAHIN YOLU ÜRETİMDEN GEÇER

 

Bugün yaşanan teknolojik gelişmeler karşısında bazı kurumlar ve iktisatçılar gelişmekte olan ülkelere üretim aşamasını gerçekleştirmeden, hizmetlere dayalı kalkınma hamlesini tavsiye etmekteler.

 

Dünyayı daha zengin yapan, refahı arttıran mal ticareti ve üretimdir.

 

Ülkeler arası ilişkiler ticaretle iyileşmiş ve değişik ülkelerde parçaların üretilmesi ülkeleri birbirine yaklaştırmıştır.

 

Küresel büyümenin refah artışının temel kaynağı hizmet sektörü değil, imalat sektörü olmuştur.

 

2020 yılında dış ticaret hacminin yüzde 9 daralması küresel çapta büyümeyi düşürmüş ve hatta gelişmiş bir çok ülkede küçülmeye neden olmuştur.

 

Beşeri sermayesi zayıf ekonomilerde imalat yapıları kurulmadan hizmetlere geçilmesi kalkınma için sağlıklı bir yöntem değildir.

 

Kayıt dışılığı, yoksulluğu önlemenin ve başarılı kalkınma hamlesinin yolu üretimden geçmektedir.

 

Ülkeler sanayileştikçe vasıflı işgücüne olan talep artar ve daha fazla insanı daha yüksek ücretli işler için gereken eğitimi almaya teşvik eder.

 

Bu süreç üniversiteleri daha nitelikli ve piyasanın istediği nitelikli eğitime zorlar.

Aynı zamanda sanayi sektörünün performansı arttıkça, gelirler artar, daha çok vergi ödenir ve eğitime daha çok kaynak bulunabilir.

 

İleri teknoloji kullanılarak imalatta verimlilik artışı ve küresel ekonomide rekabetçi bir alan elde edilebilir.

Gelişmekte olan ülkeler, gelecekteki refahı imalat sanayindeki gelişmeyle sağlayabileceği için, hizmet sektörünü ikinci planda düşünebilir.

 

YÜKSEK RİSK SORUNU

 

Türkiye yalnızca ekonomik açıdan değil sosyal, siyasal ve jeopolitik açıdan da yüksek riskli bir ülke.

 

Risklerin yüksekliğini ölçmekte kullandığımız iki ölçü var:

İlki kredi ölçüm kuruluşlarının yaptığı ülke kredi değerlemesi ve buna göre verdikleri notlar.

Bu notlar AAA’ dan (en iyi) başlıyor F’ye (en kötü, batık) kadar iniyor. Bu sıralamada BBB yatırım eşiği olarak kabul ediliyor.

Bu notun altındaki dreceler spekülatif (yüksek riskli) derece olarak görülüyor.

Türkiye kredi derecesi yüksek riskli ülke olarak değerlendiriliyor.

 

İkinci ölçü CDS primi.

 

Türkiye’nin CDS primi uzun süredir 300’ün üzerinde.

CDS primi 100’ün altındaki ülkeler düşük riskli, 100 – 200 arasındaki ülkeler orta riskli, 200- 300 arasındaki ülkeler yüksek riskli, 300’ün üzerindeki ülkeler ise aşırı riskli kabul ediliyor.

CDS primi ülkenin borçlanma kâğıtlarının maliyetini belirliyor. Risk ne kadar yüksekse faiz de o kadar yüksek oluyor.

 

EKONOMİDE RİSK YÖNETİMİ ANLAYIŞINA GEÇİLMELİDİR

 

1- Ülkemizde, % 5 altı büyüme işsizlik, %5 üzeri büyüme borç krizine sebep olmaktadır.

 

2- Gelir dağılımı sorunu

 

3- Kuraklık, doğal afetler (Deprem vs.)

 

4- salgın hastalıklarla mücadele

 

5- Küresel para genişlemesi  ve mali politikalar

 

6- Uluslararası konjonktür (AB ve ABD politikaları vs.)

 

7- Turizm ve tarım

 

8- Dış borç, kur ve dolarizasyon

 

9- Yüksek faiz ve Borç çevrimi

 

10-işsizlik, enflasyon, cari açık ve bütçe açığı.

 

Yukarıda zikrettiğimiz konular ve gerek görülecek diğer hususlar, risk yönetimi kapsamına alınmalıdır.

 

Sadece kriz yönetimi anlayışı ile yetinilmemeli, önleyici tedbirler “risk kurulu” oluşturularak alınmalıdır.

 

EKONOMİ DIŞI ÇÖZÜM ÖNERİSİ

 

Türkiye, bugüne kadar bu sorunları çözme girişimlerine hep sonuçtan; enflasyonu, hatta ondan önce faizi düşürmeye çalışarak başladı.

 

Bu girişimlerinin karşılığında bazen kısa vadede iyi yanıtlar alır gibi olunca da sorunun bu yolla çözülebileceği yanılgısına kapılındı. Bu, yeni bir yanılgı değil. Bu yanılgı, yöneticilerin, risk yaratan yaklaşımların kendi kararlarından doğduğunu kabul edememelerinden kaynaklanıyor. Neden yerine sonuçtan çözüme gitme yaklaşımıyla enflasyonda kısa süreli düşüşler gerçekleşti. Ne var ki bu olumlu sonuçlar vade uzayınca kayboldu.

 

Bir başka ifadeyle Türkiye bu olumlu havayı sürdüremedi. Çünkü riskler ortadan kalkmamış, azaltılamamış hatta artmıştı.

 

Bir başka deyişle sonuçtan giderek nedeni çözmek mümkün olmadığı gibi risklerin de artmasına yol açılmıştı.

 

Riskleri ortadan kaldıramadığınız ya da en azından azaltamadığınız bir ortamda çözümler hep geçici olmaya mahkûmdur.

 

O nedenle Türkiye’nin kesin çözüm elde edebilmek için sonuçtan değil nedenden yola çıkarak riskleri kaldıracak ya da azaltacak adımları atması gerekiyor.

 

Bunun da yolu komşularla sorunları çözmeye çabalamak, demokrasiyi geliştirmek, hukukun üstünlüğünü yaşama geçirmek gibi adımlarla sağlanabilir.

 

Bu adımlar atılabilirse Türkiye’nin CDS risk priminin ciddi biçimde düşeceği tabidir.

 

Risk primi düşerse TL’nin yabancı paralar karşısında hızlı değer kaybı önlenebilir ve dolayısıyla enflasyon da denetim altına alınabilir.

 

Enflasyonda düşüş başlamasıyla faizler de düşüşe geçer.

 

Özetle söylemek gerekirse bugünkü ekonomik sıkıntıların çoğu aslında ekonomik olmayan nedenlerin yarattığı risk artışından kaynaklanmaktadır.

 

O nedenle çözüme de temel sorunları çözmekle başlamak zorundayız.

 

Modern ekonominin kurucusu Keynes doğru bir model kurmak için iyi ekonomistlere ihtiyaç olduğunu, iyi ekonomist olmak için ise; “gözlem yeteneğine” sahip ekonomistlere ihtiyaç var demektedir.                                      Uzun lafın kısası her alanda olduğu gibi ekonomi yönetiminde de ehliyet ve liyakat esastır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here