CAN BOĞAZDAN GELİR DE GİDER DE

0
48
views

           CAN BOĞAZDAN GELİR DE GİDER DE

            Kimileri paradan kimileri yaradan tatil yaparmış. Paralı tazeler denize, yaralı maziler hamama gidermiş. Yaralanınca anladım. Mideme yerleşen ejderhadan fışkıran ateş hayatımı cehenneme çevirince can havliyle şifa aramaya koyuldum. Önce atamın izinden giderek ‘’beni Türk hekimlerine emanet edin’’ dedim. Ancak ilimden taşmış, bilimden coşmuş, ülkenin ilk beş bine giren en zeki, en çalışkan evlatlarını hayattan koparan tıp fakültelerinin yetiştirdiği doktorlar derde derman oldu mu dersiniz?

              Aslında önce sadık ve uslu bir hasta oldum, doktor ne dediyse kutsal bir emir gibi yaptım. Düzenli ve düzeyli olarak ilaçları kullandım. Ancak boğazımdan yükselen ateşle Etna yanardağına döndüm. Antibiyotik veya ağrı kesiciler doktor kontrolünde olunca daha mı insaflı oluyor sanıyorsunuz? Meğer antibiyotiğin de, ağrı kesicinin de Allah’ı yokmuş. Boğaz ağrısı arşa çıkıp oradan da mideye inince bana da can havliyle modern tıptan kaçmak düştü. Gayet refleks bir tepkiyle’ ’Yanıyorum, yardım edin erenler!!! Diye sağa sola sormaya başladım. Böylece Hipokrat yeminli aristokrat zeminli balkondan konuşan hekimlerle bağımı tamamen kopardım, kendimi hasta tecrübeliğinden mezun, tavsiyeye menkul halk erenlerinin kucağına attım. Kocakarı ilaçlarına, üfürük tedavilerine, kulaktan dolma bilgilere, bitkisel desteklere sığındım. Röntgen çekmeden iliğime kadar gören Ayşe Teyzeler, ultrason ötesi algılarıyla ruhumu okuyan romatizmalı Hacı Amcalar teşhis konusunda muhteşemlerdi. Haaa boğazın mı yanıyor? Benim de öyleydi, ne yapsam geçmedi ama sonra falan kaplıcaya gittim, geçti, dediler. Bu insanlara güvenirim, niye mi? Çünkü onlar ukala doktor değil fukara hastalar. Anladım ki bana doktor değil hasta lazımmış. Bize damdan konuşan değil damdan düşen lazımmış efendim.

             Neyse işte halkın erenleri ittifakla Ayaş’ın (yüzünüzden öte) deve idrarı tadında şifalı suyu senin ab-ı hayatın olur, dediler. Sağlam referansları da var. O suda birinin kaynı, diğerinin de boynu düzelmiş. Kimi böbreğinden taş, kimi gözünden yaş dökmüş, ailecek dertten kederden arınmış, dönmüşler. Tecrübe dediğin boy boy hangisi işine gelirse. Boru değil bu, zoru görenler anlatıyor. Ben de aldım derdimi gittim Ayaş’a. Yaşamak öyle dert ki insan Ayaş’a da gider Maraş’a da. Deve idrarı gibi su da içer, bok böceği gibi tezek de yuvarlar. Neyse vardım şifahaneye attım bedenimi odaya, vurdum kendimi suya. İç içebildiğin kadar. İçtikçe içimde kanımı emmekten şişmiş Franz Kafka’nın böceği küçülüyor gibiydi. Şöyle bol buharlı sıcak bir hamamın ardından yemek salonuna indim. Nasıl oluyor da o kadar iğrenç bir su bu kadar ilginç bir şifa olabiliyordu? Neyse sorgunun sürgüsünü kapatıp vaftizlenmiş bebek gibi yemeklere bakmaya başladım. Elimdeki porselen tabağa açık büfeden bir adet brokoli, bir adet mantar, bir adet patates aldım. Hepsi edebiyle haşlanmış. Sonra masalara baktım. Herkes mi aile? Herkes mi mutlu? Herkes mi sevdiği ile beraber? Ya da beraber diye mi seviyor? Bilemedim ama onlara göre kendimi yabani, ilkel ve huysuz hissettim. Tek kişilik halim herkesin masasına yakışmazdı. Hiç mi boş masa yok? Hiç yok! Aaaa kıyıda bir adam tek başına yemek yiyor. Evet evet benim sınıfımdan. Yabani! Brahmanlar diyarında parya kardeşimi bulmuş olmanın huzuruyla onun masasına gittim.

 -Oturabilir miyim? dedim. Sakalının ardında kalan yarım yüzüne de ben bakmayarak.

 -Tabi, buyurun, deyişini duyacağımdan emin olarak, tabağımı masaya koydum. Yemek yiyorduk, yaşamak için şarttı. İnsan bu, halt yemeden de yemek yemeden de edemiyor. Sessizce yemeğimi yesem ne olurdu sanki?

 Sonra bir soru düştü masaya. Dert adamı söyletir, aşk adamı inletir gereği.

 -Bu suyu yemekten önce mi sonra mı içeceğiz?

 -Aç karnına en az on bardak içmek gerekiyormuş, içtikten sonra iki saat de yemek yemeyin, zaten şişkinlik yapıyor yiyemiyorsunuz, dedim.

 -On bardak çok değil mi? Suyun içeriğinde florür var, o madde sağlığa zararlı. Geldim ama  buraya hala tereddütlüyüm. Ben de böbrek taşı var, döker mi acaba?

 -Bakın azizim bu kadar millet taşı, kumu, iltihabı döküp gidiyor. Az önce bir genç kızı gördüm, doğum sancısı çeker gibi sancılanmış, taş döküyordu. Üç günlük florürden bir şey olmaz, taşı öldürür canı öldürmez merak etmeyin. Florür antibiyotik kadar katil olamaz herhalde.

 -Bilmiyorum acaba hata mı ettim, ameliyatla mı aldırsaydım?

 -Asla!!! Bakın beyefendi ben doktor kurbanı olarak buradayım. Sadece boğazım ağrıyordu, dayadı antibiyotiği bastı ağrı kesiciyi, boğazım iyileşmediği gibi mide ve karaciğeri kaybediyordum. Doktor milleti mi? Aman aman şeytan görsün yüzünü. Canınıza mı susadınız?

 -Neyse bırakalım bu muhabbeti doktor deyince geriliyorum, konuyu değiştirelim, siz ne işle meşgulsunuz?

 -Ben doktorum. Dışkapı hastanesinde ultrason doktoruyum.

            -Haaa öyle mi ben de hastayım. Bak ne güzel iyi olacak hastanın doktor ayağına gelirmiş. Ha ne diyordum doktor benim boğazımda bir sorun var diyordum. Çok boş boğazım be. İleri geri konuşup duruyorum. Boş boğazlığın çaresi antibiyotik değil, değil mi?

Emel HAKK

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here