Üç Aylar Ve İnananlar

0
40
views

Rahmet, bereket, mağfiret, güzellik gehri üç aylara girmiş bulunuyoruz. Her köşesinde ayrı bir güzellik olan bu muazzam şehri doyasıya gezebilmek için fazla vaktimiz yok. Allah-u Teala ömür verirse iki buçuk aya kadar bir zaman var, emr-i Hak vaki olursa, belki bir saniye sonra!… Bir yıldız gibi kayacak veya biz kayacağız. Bu sebeple her saniyesini iyi değerlendirmemiz gereken üç ayların başında, bütün mümin kardeşlerime rahmete, mağfirete, berekete, dostluğa, güzelliklere vesile olacak nezih bir hayat ve ibadetle dolu günler niyaz ediyorum.

Bu mübarek ayların ruhuna uygun olarak önce şahsi dünyamızın iç alemindeki şehrini, sonra millet olarak ahlaki, sosyal, iktisadi ve siyasi damgalı kilometre taşlarıyla çevrili cemiyet hayatımızın şehrini, daha sonra da bütün insanlık çapında dünyamızın halini kıyaslamak ve değerlendirmeye çalışmak gerekiyor. Bütün kötülüklerden arınmak ve ilahi güzelliklere sahip olmak için bir fırsat ve yeniden diriliş vesilesi yapmak…

İçinde bulunduğumuz, havasını her an teneffüsettiğimiz ve etkilendiğimiz cemiyet hayatımız, maalesef ferdi inkişafımızı geliştirmeye değil, sürekli törpülemeye sebep olmaktadır. Toplumumuzu yönlendiren ve yönetenler ferdiyetçi diüşünceye sahip oldukları için, sosyal hayatımıza etki edecek bütün unsurları ferdi menfaatlere hitap edecek şekilde organize ediyorlar. İletişim araçlarımız bu düşüncenin alt yapısım oluşturacak fikirleri empoze edip; görüntülü yayınlar “ferdiyetçi, menfaatperest” insan tipleri motive ediyorlar. Ferdi ilişkiler, aile münasebetleri ve hatta aile içi münasebetler sürekli maddileştiriliyor ve duygudan mahrum mekanikleşmiş bir ilişkiler zinciri oluşturulmaya çalışılıyor. Sofra adabımızdan düğün törelerimize, büyük küçük münasebetlerimizden devlet adamı millet ilişkilerine vb. varıncaya kadar her şeyimiz Batı zihniyetine göre oluşturulmaya çalışılıyor; Batı’nın kültür emperyalizmi karşısında insanımız ve cemiyetimiz adeta savunmasız bırakılıyor. Bu şuurlu bir uygulamanın görüntüleridir.

Bu strateji Mustafa Reşid Paşa’dan bu yana devam etmektedir. Kimi yönetimler “ihanet” kimi “gaflet” sonucu kesintisiz bu stratejinin uygulayıcıları olmuşlardır. Bir kısım insanlar ailelerden aldıkları terbiye, tesadüfen veya bir elin kendine uzanması sonucunda dahil oldukları cemaat hayatı, milli şahsiyetimizin diriliş kavgasını veren dernekler, fikri inkişafımız için bitmeyen enerjiyle yazmaya çalışan üstadlarımız ve yazarlarımız sayesinde bu ferdiyetçi ve maddeci düzenin selinden kurtulma imkanı bulmuşlardır. Tutundukları dalların hain ellerce kırılması veya sökülmesi sonucu bu selin içine tekrar yuvarlanan binlerce gencimiz de tekrar uzanacak bir el aramaktadır.

Ferdiyetçi düzen sosyal adaletsizliğe sebep olduğu ve duygudan, merhametten de yoksun bulunduğu için bünyeyi tamamen tahrip etmekte ekonomik bunalımlar ahlaksızlığı, ahlaksızlık maddi hırsı ve her ikisi acımasızlığı kamçılamaktadır. Böylece cemiyet sür’atle meçhule doğru yuvarlanmaktadır. Bu kartopunun koparacağı çığ, gören gözler ve idrak sahipleri için meçhul olmasa da gafillerimizi maalesef uyandıramamıştır.

Bu, bilinçli olarak hazırlanan çığ karşısında acil tedbirler almamızın zaruretini izaha elbette gerek yoktur. Acil tedbir alınmalıdır. Ama nasıl? Hangi imkânlarla? En önemlisi nas olması gerektiğini tespit ve buna uygun olarak varsa mevcut imkânların ne şekilde kullanılacağına kim karar verecek? Kim yapacak?

ilk akla gelecek olan iktidar ve onun yönetimini elinde bulunduranlar olacaktır. Bu düşünceyle hareket edeceklerin yanlışlığını izaha bile lüzum olmadığını söylemeye sanıyorum gerek yoktur. “Bu çığ bilinçli hazırlanıyor” demiştim ve Mustafa Reşid Paşa’dan bu yana yöneten ve yönlendirenlerin etkisinden söz etmiştim. Yani ümit diye ameliyat masasında yattığımız doktor felç, durmadan başka yerlerimizi kesip doğruyor ve hastalığı yaygınlaştırıyor; görevli hemşireler ve hasta bakıcılar bizzat mikrobun taşıyıcıları ve kesilen her yaramıza antiseptik diye mikropla pansuman yapıyorlar. Bu çare olamaz.

O halde ne yapmalıdır?

Öncelikle düzenin oluşturmaya çalıştığı “insan tipi”ne, yaygınlaştırmaya çalıştığı “zihniyet’e rağmen ayakta kalabilen insanlarımız ve bu fertlerin şahsi gayretleriyle oluşturduğu müesseselerimiz vardır. Ama yeterince organize olamamışlar, imkânlarını heder etmeden ve israfa sebep olmadan kullanamıyorlar. Yani dağınıklık var… İlaç mı? O, var; Ku’an, Sünnet ve İcmaya dayalı olarak çağın problemlerini bir bir çözmek ve reçetesini bu hasta cemiyetimize milli tarihimizin tecrübe birikimiyle uygulamak… Bu ilacın terkibini yapıp bünyeye enjekte edecek olan imanlı insanlarımıza ihtiyaç var. Bu manada da ciddi birikimlerin olduğuna inanıyorum; fakat laboratuar, ameliyathane ve malzemelerini bir araya getirmek… Bütün mesele bu.

 

İlk adımı istikbal vaad eden her şahsiyetimizin gelişmesine ve yetişmesine katkıda bulunarak atmalıyız. Her yerde, seviyede ve imkân içindeki “inanan, imanlı” ferdimize destek olmak ve onu geliştirmek… Bu fertlerin dayanışma ve yardımlaşma zeminini her fırsatta geliştirmek… Onların oluşmuş her müesseselerini “gayeye” uygun şekilde değerlendirmek… Değerlendirilebilen her organizasyonu diğer “gayeye” hizmeti esas alan organizasyonlarla önce sıcak ilişkilere yöneltmek sonra da bütünleşmeye giden bir yakınlığı sürekli kılmak… Böylece dayanışma ruhunun getireceği imkânla problemlerin çözümüne talip olmak ve çözücü olmak… Fertten cemaate, cemaatten millete, milletten insanlığa ulaşmanın merhalelerini kat etmek, dergi, dernek, parti ve sosyal çevrelerin hep aynı istikamette yani imana dayalı milli cemiyet düzeninin kuruluşu ve tedavisi için değerlendirilmesine vesile olmak.

Haram ve helal ölçülerine uyan bir iktisat, otomasyona dayalı kitlevi ve bol üreten sanayiyi gerçekleştirmiş bir ekonomik yapı, bilgisayar çağını yakalamış bir ilmi inkişaf, adalet ve hak ölçülerine düzenlenmiş bir sosyal yapı, kulluğu ancak Allah (CC) için esas alan bir hürriyet anlayışı… Bütün bunlar “insanların” fert fert gelişmesi, sonra dayanışması, sonra organizasyonu ve yönetme imkanına sahip olmasıyla gerçekleşecektir.

Böylece önce ayaklarımızı bastığımız bu vatan topraklarında dik durma imkanına kavuşacağız. Tibet yaylalarında, Balkanlar’da yaşayan Müslüman Türk soydaşlarımızdan; Afganistan, Mora, Filistin’de yaşayan Müslüman kardeşlerimizin dramına veya mücadelesine kadarbütün Dünya Müslümanlığının problemleri bizimdir. Neşelerine ve acılarına ortak olmak, inancımızın gereğidir. Bu vecibeyi yerine getirmenin ve tarihin tekerrür etmesinin ancak fikir ve şuur planında gelişmemize ve ayakta kalabilmemizi sağlayacak güç merkezlerine bağlı olduğu muhakkaktır.

 

Bütün olumsuzluklara rağmen Türk gençliğinde çok güzel bir fikri inkişafın meydana geldiğine inanıyorum. Yarınları müjdeleyen manzaralar görüyorum. Mazide birbirini iyi anlayamadığı için “tekfir” eden, suçlayan insanları, aynı konferanslarda, yemeklerde, panellerde, nikahlarda görmenin mutluluğunu yaşıyoruz. Konuşabiliyor, anlayabiliyor ve anlaşabiliyorlar.

Bozmak isteyen yok mu? Var. Hem de eski ihtişamından hiçbir şey kaybetmeden bu kümelenen birlikleri dağıtmaya çalışanlar var. Birliği gördükçe hırslanarak üzerimize gelecek ve veba gibi fitne yayacaklardır. Fakat inananlar:

“İyilik ve takva üzerine yardımlaşınız, kötülük ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayınız.” (Maide 2) “Bir mü’min diğer mü’min kardeşi için birbirine kenetlenmiş tuğlalar gibidir.” (Hadis) “Allah ve Resulüne itaat edin. Birbirinizle çekişmeyin. Sonra korku ve zaafa düşersiniz ve kuvvetiniz elden gider.” (Enfal 46) mübarek ölçüleri doğrultusunda fitneye aman vermeyecekler, birlik ve beraberliklerini sağlam tutacaklardır.

 

Muhsin YAZICIOĞLU

Alperen Ocakları Dergisi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here