TÜRKÇEM, BENİM SES BAYRAĞIM

TÜRKÇEM, BENİM SES BAYRAĞIM

Semanur ULU

Türk dili diğer tüm lisanlar gibi düşünmeyi, konuşmayı ve yazmayı mümkün kıldığından üzerinde pek çok şey yazılmış ve söylenmiştir. Biliyoruz ki dildeki çarpıklık düşüncedeki, konuşmadaki, yazıdaki çarpıklık olarak geri dönecektir. Bu ise kabul edilebilir bir durum değildir. Zira düşünceler, söylenenler, yazılanlar bir milletin kültür ve medeniyetini teşkil etmektedir. Kültür ve medeniyetimizin yozlaşmasına mani olmanın yolu dildeki yozlaşmanın önünü almaktan geçmektedir. Bu bilinçle hareket eden ve Türk dilini korumak için yazılar kaleme alan o kadar çok isim var ki Tarık Buğra, Nihat Sami Banarlı, Arif Nihat Asya, Yavuz Bülent Bakiler, Yağmur Tunalı, İskender Öksüz bunlardan sadece bazıları. Abdurrahim Karakoç ve Dilaver Cebeci de Türk dilinin sorunlarını şiirlerine konu edinen şairlerimizden.
Türk dilinin pek çok tehditle karşı karşıya olmasının yanı sıra bu tehditlerin önem sırası zamana göre farklılık arz ediyor. Örneğin cumhuriyetin ilk yılları için Öz-Türkçecilik daha önemli bir sorunken bugün “plaza Türkçesi” denilen ne idüğü belirsiz bir terkibin tehdidi daha fazla önem taşıyor. Eski önemini yitirse de Öz- Türkçeciliğin dilimize verdiği zararlar halen etkisini sürdürüyor. Türk dilinin temel kaidelerine uymayan pek çok kelime ve yapıyı çoktan kabul edip günlük hayatımızda kullanmaya başladık bile. Öyle ki bazen yeni kuşakların bu yapıların hatalı olduğunu anlaması bile mümkün olmuyor. Ben de bu kuşağın üyelerinden biri olarak bu yazımda her ne kadar Türkçenin kullanımındaki hataları dile getirmeye çalışsam da belki farkında olmadan bu hatalara düşeceğim. Okuduğumuz okullarda çoğu zaman bu hatalı yapıları kullanmaya zorlandık. Sınav kâğıtlarımızda “illiyet rabıtası” ifadesi görülünce üstü çizildi ve notumuz kırıldı. Bunun yerine “nedensellik bağı” demeye mecbur edildik. Hukuk yerine Fransızcadan türetilmiş tüzeyi kullanmamız istendi ve daha niceleri. Bu yüzden geçenlerde milliyetçi camianın sevilen dergilerinden birinde “insansal kırıntılar” ifadesini görünce çok da şaşırmadım. Yavuz Bülent Bakiler, Sözün Doğrusu adlı iki ciltlik eserinde “-sel,-sal” eklerinin kullanımından şikayet ederken nüktedan bir şekilde yakında “sabahsal kahvaltı” denileceğini de söylüyordu. Bunun o kadar da uzak bir ihtimal olmadığını bu “dergisel yazı”yı okuyunca daha iyi anladım.
Türk dilinin içinde bulunduğu durumun vahameti örneklerle daha da açık seçik görülebiliyor. Dilimizi doğduğumuz andan itibaren duyarak öğreniyoruz. Ebeveynimizden ve artık “iletişim/teknoloji” çağında yaşadığımızdan televizyon, internet gibi kanallardan duyduklarımızı tekrarlayarak düşünüyor, konuşuyor ve yazıyoruz. Ebeveynimiz dili her ne kadar doğru kullansa da televizyon ve internetten öğrendiğimiz Türkçe kullandığımız dili yozlaştırmaya yetiyor. Haber bültenlerinde, gündüz kuşağı programlarında, dizi ve filmlerde o kadar fazla hata yapılıyor ki bunlardan en az birini doğru kabul edip günlük hayatta kullanmaya başlamak işten bile değil. Çünkü bu hatalar tekrarlanarak sanki bilinçli bir şekilde zihinlerimize işlenmeye çalışılıyor. Bir örnek olarak bir TV dizisinde kadın oyuncu sevdiği adamdan bir başkasına bahsederken “Nasıl özledim belli değil.” diyor. Üstelik bu hata bir defaya mahsus da değil, aynı bölüm içinde birkaç defa farklı kişiler aynı kalıbı kullanıyor. Diğer bölümleri izlemediğim için aynı hatayı diğer bölümlerde de tekrarladılar mı bilmiyorum. Bildiğim kadarı ile birini özlediğini anlatmak üzere “ Nasıl özledim bir bilsen” ya da “Nasıl özledim anlatamam” ifadelerini kullanırız. “Belli değil” ifadesi ise daha çok olumsuz bir anlamı karşılamak üzere kullanılır. Örneğin “Ne yapacağını önceden tahmin edemiyorum. Sağın solun belli değil.” cümlesinde olduğu gibi kullanabiliriz.
Bir örnek de gündüz kuşağı programlarından verelim. Bir hanımefendi konuk olduğu programda Allah’ın isimlerinin özelliklerini ve kaç defa okunması gerektiğini anlatıyor. Yeri geldikçe de Kur’an ayetlerinden örnekler veriyor. Önce Arapça aslından okuduğu ayetin mealini de hemen peşinden söylüyor. Arapça konusunda hayli bilgili olduğunu anlamış oluyoruz böylece. Ama aynı hanımefendi konuşmasında sık sık “Allah’ın esmaları” diyor, “falanca esmanın anlamı” diyor. Arapçaya bu kadar hâkim birisinin esma kelimesinin ismin çoğulu olduğunu bilmesi icap etmez mi? Özelikle Arapça kökenli kelimeleri kullanırken bu gibi hatalara sıkça düşülüyor. Örneğin aynısı evrak kelimesi için de geçerli. Evrak zaten çoğuldur evraklar diyemeyiz. Mevzuat kelimesi çoğuldur mevzuatlar diyemeyiz. Personel kelimesi çoğuldur personeller şeklinde bir kullanım hatalıdır. Bu çok basit görünen hatalar düzeltilmediği takdirde dilimizi yozlaştırır.
Türk dilinin inceliklerine hâkim olan ve Türkçeyi en güzel kullananlardan biri de Mustafa Çalık Beyefendidir. Bir sohbetimizde günümüzde “adına” kelimesinin yerli yersiz kullanılmasından şikâyet etmişti. Bu kelimenin ancak bir kimsenin namına anlamı taşıdığında doğru olduğunu oysa günümüzde olur olmaz yerlerde kullanıldığından yakınmıştı. Bir kelime üzerinde bu kadar hassasiyetle duran Mustafa Çalık gibi Türk dili üstatlarının sayesinde Türkçe yediği darbelere rağmen hala ayakta durabiliyor. Türkçe âşıklarının dilin yanlış kullanımı karşısındaki teessürlerini ve hatta bazen hiddetlerini dikkate almalıyız. Türkçenin vebali bu dili konuşan, bu dille yazan herkesin boynunadır. Onu düştüğü tehlikelerin pençesinden kurtarmakta en yaşlısından en küçüğüne herkese görev düşmektedir. Hata yapmamaya gayret etmenin yanı sıra gördüğümüz hataların sahiplerini usulünce uyarmamız gerekiyor. Hata yapanların da bu uyarılara karşı kibirden uzak bir tavır takınması, hatalarını düzeltmesi beklenir. Bundan bir yıl kadar evvel ilk kez bir matbu dergide yazım yayımlandı. Dergiyi hevesle elime alıp yazımın olduğu sayfayı açtığımda beynimden vurulmuşa döndüm. İlk cümlede kullandığım “geniş çaplı etkileri haizdir” ifadesi “geniş çaplı etkilere haizdir” şeklinde değiştirilmişti. Bu hatayı ilgili dergi yayıncıları ile paylaştığımda düzeltmenin doğru olduğu konusunda ısrar ettiler. Oysa haiz olmak yönelme hal eki olan” -e” ile değil belirtme hal eki olan “-i” ile kullanılır. Bu Türkçenin en harcıâlem kaidelerinden biridir. Bunu yayıncılık yapmak iddiasında olmayan sıradan vatandaşın dahi bilmesi gerekir. Hele ki Türk’e ait, Türk’e dair her şeye derin bir muhabbetle bağlı olan Türk milliyetçilerinin Türkçe konusunda herkesten daha dikkatli davranması beklenir. Haliyle Türk milliyetçilerine hitap eden kitap, dergi ve gazetelerde hataların asgari düzeyde olması için azami çaba gösterilmelidir. Aksi takdirde tecrübe ettiğim acı bir hadisenin her milliyetçi Türk gencinin başına gelmesi kaçınılmaz olacaktır. Üniversitede odasına gittiğim milliyetçi olduğumu da bilen marksist bir hoca Türk milliyetçilerinin Türkçesi neden bu kadar kötü, hiç milliyetçinin dili kötü olabilir mi diye yarı istihza ile sorduğunda verecek cevap bulamamıştım. Evet, Türk milliyetçisinin Türkçesi kötü olamaz. Ben Türk’üm diyen, dilim Türkçedir diyen kimsenin böyle bir hakkı yoktur. Dili doğru konuşmak, doğru kullanmak her birimizin vazifesidir. Merhum Fazıl Hüsnü Dağlarca meşhur şiirinin son mısrasında “Türkçem, benim ses bayrağım” diyordu. Bizler de o bayrağı yere düşürmemek, lekelememek, kirletmemekle görevliyiz.

Semanur ULU

Yazımızı sosyal medyada paylaşın:
0

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir