Sivas Benim Vatanım, Ben Sivas’ın Oğluyum

SİVAS BENİM VATANIM, BEN SİVAS’IN OĞLUYUM

 

Bozkır, uçsuz bucaksız bir toprak.. Anadolu, rengarenk bir diyar.. Sivas, Anadolu’nun göbeğinde, bozkırca geniş ve mağrur bir diyar.. Sivas, bozkırın kuru ayazının temsilcisi.. Sivas bir Anadolu incisi.. Ayaz Sivas’ta eğleşir. Yiğitler Sivas’ta tırpan sallar ekinlere. Hayat mücadelesi bir hayli çetindir Sivas’ta.

Havası sert, insanı mert derler Sivas için, çok da doğru söylerler. Kış kapıyı çalınca, sokaklarda itler bile yürümez. “İmir’in iti gibi titiremek.” tabiri buradan geliyor zannımca. Kışı altı ay sürer. Yaz dediğin ise seher yeli gibi gelip geçer. Güneş bir selam eder ve kaybolur. Hani pek de şikayetçi değiliz bu durumdan. Ayazın içine doğmuşuz, ayazla gardaş olmuşuz. Güneş ile aramız pek yoktur, sıcak da bizi hasta eder. İtin buza yapıştığı günler gelince, bu kuru ayaz iliklerimize kadar işler de biz yine şikayet edip sohranmayız. Ayaz ki, ne ayaz.. Hiç anlatmakla biter mi? Dışarıdan gelen gurbetçiler, soğuk yerden de gelmiş olsa yine de yadırgar Sivas’ın soğuğunu. “Kırk gün sonra alışırsın.” tesellisi ile yazın gelmesini bekler garipler. O yaz bir türlü gelmez de Temmuz’un ortasına gocuk ile gezerler. Soğuk anlatmakla bitmez ya, biraz da insanından bahsedelim. Her şey zıddıyla kaimdir. Soğuğu ne derece çetin ise insanı da o kadar sıcakkanlıdır. Bir Tanrı misafirine rast gelince, adamları canlarına sokacak kadar severler. Yedirir, içirir, ağırlar öyle yola vururlar. Misafirperverlik o kadar önemlidir ki, kimse evlerinden boynu bükük çıkamaz, sofralarından aç kalkamaz. “Doyduysan ekmeksiz ye gardaş.”  diyerek ısrar bile ederler. Yöresel yemekler misafire dökülür saçılır. Pambuk gibi sac ekmeği, köy peyniri ve bir de isli demlikte çay ikram edildiyse, bir de güler yüz varsa değmeyin keyfimize. Sevdikleri adama canını verirler. İkramı ve ısmarlamayı pek severler. “Gel gardaş kelle gırdıriyim.” “Gardaş etlekmek doktürüyim.” Cümlelerini bir Sivaslı’dan duyarsanız şaşırmayın ve ona güvenin. Beraber yenilen kuru ekmek, soğanın bile ölene kadar hatırı vardır. Komşuluğa ve ahbaplığa çok önem verilir. Hele ki beraber dağlarda çobanlık edip, ekine , herge gidilen arkadaşlıklar asla unutulmaz. Birlikte yayla yayladıkları komşular, gardaştan öte olmuştur onlar için.

Sivas toprağı, taşı, insanı, tarihi ve kültürü ile kendine has bir yapısı vardır. Şehrin en güzel köşesi, genişçe yapısı ile tarihi Cumhuriyet Meydanı’dır. Meydanın tam ortasında durduğunuzda, etrafı tarihi eserlerle dolu, insan eli ile ilmek ilmek dokunmuş bir alanda bulursunuz kendinizi. Meydan; Çifte Minareli Medrese, Şifaiye Medresesi, Buruciye Medresesi, Kale Camii, Kongre Binası, tarihi jandarma ve valilik binaları ile çevrilidir. Buraları gezer iken bir huzur kaplar içinizi. Çağlardan çağlar beğenip, seyre dalarsınız şehri. Her yapıtın içine girende, inşa edildiği yıllara gidersiniz. Elinizle el oyması taşlara dokunduğunuzda, içinizde hissedersiniz o devrin sıcaklığını. Sanki o devirden bir insanın yerine geçmiş gibi bir an canlanır gözünüzde. Medreselerin içine girip, demli çayınızı içerken, seyre dalarsınız alemi. Yapıtı incelerken arka fonda Veysel’in sazını duyarsınız. 21. Yüzyılda, gönlü erenlerin deminde olanların inzivaya çekildikleri yerdir medreseler. Şehrin en mağrur yeri Sivas Kalesi’dir şüphesiz. Kale canı sağolasıca, Timur’un gazabından nasibini almış, yer ile yeksan olmuş. Ondan bize yadigar bir kuru anıt kalmış. Kaleye çıkınca tüm Sivas ayaklarınızın altındadır. “Sen Sivas’ı seyret, yâr ben de seni..” diye türkü yakılması da boşuna değildir. Yine demli bir çay eşliğinde,  bütün güzelliğiyle, eli kınalı nazlı bir gelin gibi süzülüşünü izlersiniz Sivas’ın. Bozkırın ortasında, kuru ayazı ile meşhur bu şehir medeniyetler kurup batırmış, engin çağlara tanıklık etmiştir. Her devirden izler taşır sinesinde.

 

Sivas türkü kokan bir şehirdir. Bağrından çıkıp, adını dünyaya duyuran nice yiğitler, ozanlar ve aşıklar yetiştirmiştir. Hepsinin adı da yüreğimize kazınmıştır. Pîr Sultan Abdal, Aşık Veysel, Zaralı Halil, Sefil Selimî, Muhlis Akarsu, Muhsin Yazıcıoğlu, Muzaffer Sarısözen gibi erenler, gönül telimizi titretmişlerdir. Veysel’in inci gibi sözü, Pîr Sultan’ın sazının teliyiz. Adını burada zikredemeyeceğimiz kadar çok ozan ve aşık Sivas’ın oğludur. Bugün herkesin dilinde ve gönlünde olan yanık türkülerin çoğu Sivas’a aittir. Kendine has 50 çeşit halayı vardır.  Şair “Türkülerin, halayların çağırır beni uzaktan!” diye boşuna dememiştir. Türküler ve halaylar Sivas ve Sivaslılar için çok önemlidir. Çünkü bunlar bizi biz yapar. Her şartta ve her koşulda türkü çağırıp , halaya durabiliriz. Bir çok insanın hayran kaldığı, dostluğu, kardeşliği ve güveni temsil eden “Sivas Halayı” gözbebeğimizdir. Bir dost meclisine girdiysek mutlaka Veysel’in sazını, Selimî’nin, Pîr Sultan’nın sözünü söyleriz. Konuşmaktan çok kilimler ve çoraplar ile ahvalimizi anlatırız. Sivas vatan ve milletperverliği, saygıyı ve insan sevgisini, ilimi, irfanı, güveni temsil eder. Anadolu’da dokusunu ve kültürünü koruyabilmiş, özünden kopmamış ender şehirlerdendir.

Taşına, toprağına, ayazına kurban olduğum memleket.. Sen çok güzelsin!

 

Rabia Sümeyye KARAPINAR

Yazımızı sosyal medyada paylaşın:
0

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir