ŞEHİT SULTAN MURAT HÜDAVENDİGAR HAN VE HAİN İBOLİÇ’İN HİKAYESİ

Fehmi Demir
Paylaşın:

ŞEHİT SULTAN MURAT HÜDAVENDİGAR HAN VE HAİN İBOLİÇ’İN HİKAYESİ

Biz unutsak da düşman unutmaz…

Bunun en tipik örneği, Yenizellenda camii şerif saldırısıdır. Elbetteki bu canice katliamı lanetlayacağiz, tel’in edeceğiz; lakin bunlar yetmez. Tarihimizi öğrenmek, kültürümüze sahip çıkmak, varoluş değerlerimizi hayatımızın merkezine almak zaruridir.

  1. Kosova Savaşı ve Sultan Murad Han bu yazımızın konusudur.

Kosova sahrasında sabahın ilk ışıklarından bu yana kılıç sallayan, ok fırlatan ama yine de düşmanla boğuşmaktan yorulmayan askerlerin hep bir ağızdan “Allah-ü Ekber!” diye haykırmaları zaferi müjdelemişti. Askerlerin kutlu haykırışı karşısında, sekiz saattir gözünü kırpmayan, savaş meydanından bir an olsun dikkatini ayırmayan ve ordusunu muntazam idare ederek zaferin kazanılmasını sağlayan Sultan Murat Han, ellerini tevazuuyla yüzüne sürmüş, içten salavatı şerifeler getirerek dualar etmişti.

Koca Sultan nemli gözlerle ilerliyor, yerde yatan her Osmanlı şehidine dikkatlice bakıyordu. Onların yüzlerindeki pamuksu gülümsemeyi görünce kan ağlayan yüreği birazcık olsun ferahlıyordu. İstisnasız her şehidin yüzündeki ifade, ait oldukları makamı gösterir cinstendi. Askerin “Allah! Allah!” haykırışları artmış, bir kısım asker kaçan düşmanı kovalarken bir kısmı da Sultanımızı takip etmeye başlamıştı.

Sultan bir noktaya geldiğinde aniden durdu. Onun durmasıyla koskoca ovada her şey sanki bir anda durdu. Zaman, mekân, her şey… Naralar kesildi, rüzgâr esmeye ara verdi. Kâinatta ne varsa kısa süreli deruni bir sessizliğe gömüldü.

Heybetiyle düşmanının yüreğine korku salan, sakallarına ak düşmüş Veli Sultan’ın yaşı, Peygamber Efendimizin ebedi âleme göçme yaşı olan 63 idi. Neden birden bire durduğunu, bir şeyler hissetmiş gibi neden elini kalbine götürdüğünü o an için hiç kimse anlamamıştı.

Dağlardan sahraya doğru girdaplanarak esen  bir rüzgar daralan ruhları serinletmiş, sıkışan göğüs kafeslerini genişletmiş ve herkesi bu bilinmezin içerisinden alıp zamanda uzun bir yolculuğa çıkarmıştı. İstisnasız tüm askerin nice fetihler, nice zaferler gelmişti gözlerinin önüne…

Kosova Sahrasında, tarihinin şan ve şerefle dolu kapısı önünde bir başarı abidesi gibi duran şahsiyet Sultanımız Murat Han, otuz beş yaşında tahta oturmuştu. Babası Orhan Gazi’nin hareketli ve gaza dolu yaşamı, ağabeyi Süleyman Paşa’nın cesur ve fetih dolu geçen hayatının gölgesinde büyümüş bir şehzade idi. Her iki kutlu komutanın başarılarla dolu hayatlarına birebir tanıklık yapmış, onlardan gerek savaş ve gerekse sosyal hayatla ilgili başarı kurallarını öğrenmiş bir Sultandı.

İşte şimdi, önce ufuklara bakmış, uzakları çok uzakları seyretmiş, sonra yerde kendisine doğru yardım istermiş gibi uzanan eli görünce bakışlarını ufuklardan çevirerek uzanan ele bakmıştı. Orada bulunan herkes, kendisinin Vardar ovasında yaşanan bozgundan sebep kederlenmiş olduğunu düşünüyordu. Kara Timurtaş Paşa’nın Vardar Ovasından geçerken pusuya düşürülmesi, Osmanlı ordusunun ağır bir yenilgi alarak dağılması onu kederlendirmişti ama neden bu kadar durgundu Koca Sultan?

Kosova’da yapılan kanlı savaş kazanılmış, düşman dağıtılmış, yaşanan her acının intikamı fazlasıyla alınmıştı. Şehzade Beyazıt burada da yıldırım gibi akmış, şimşek gibi çakmıştı. Macar kralı Lazar esir alınmış, her şey yoluna girmişti ama Sultan düşünceli,  kendisine uzatılan ele bakıyordu.

Elin sahibi yavaş hareketlerle doğruldu. O doğrulunca Sultanımızın arkasındaki komutanlar hemen kılıçlarına davrandılar. Ama Sultan “Durun!” diye işaret etti. Yerdeki yaralı düşman neferi zor bela ayağa doğruldu, sonra tekrar düştü; sesi de kendisi gibi fersiz idi.

“Sultan hazretleri, adım Miloş İboliç’dir. Kral Lazar’ın damadıyım. Müsaade ederseniz Müslüman olmak istiyorum. Müslüman olmam kabul edilirse size çok önemli bilgiler vereceğimden emin olabilirsiniz.”

Sultan Murat Hüdavendigar Han komutanlara emir verdi;

“Kaldırın!”

Miloş koltuğuna girilerek yerden kaldırıldı. Yüzü gözü kanlar içerisindeydi. Vicdan taşıyan herkes onun bu haline acırdı. Kendisi bir derviş olan Sultan’ın aksini düşünmesi zaten mümkün değildi, zaten Sultan;

“Bırakın!” diye emir buyurdu.

Serbest bırakılan Miloş sendeler gibi oldu. Ayakta zor durduğunu hesap eden Murat Han onu tutmak için yaklaşırken bu hain, şerefsiz, cani mahluk hızla çektiği zehirli hançerini Sultanımız Murat Hüdavendigar Han’ın kalbine saplayıverdi.

Miloş paramparça edildi ama ne çare… Tedbirsizlik, aşırı güven ve merhamet duygusu, ne denirse densin para etmeyecekti. Ağır yaralanan Sultanımız çok yaşamadı, oracıkta ruhunu sahibine teslim etti.

“Gözünü neden uzaklara diktiği, neden ufukları seyrettiği, durgunluğun nedeni acı bir tecrübeyle anlaşıldı… Sonsuzluk kapısı önünde bir abide gibi neden durduğu anlaşıldığında ise iş işten çoktan geçmişti.”

Fehmi DEMİR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir