Sanat “Saray” İçin Midir ?

Paylaşın:

Sanat “Saray” İçin Midir?

       İktidar kavramının kullanılışına bakıldığında farklı fikir insanlarınca farklı şekillerde ele alındığı görülmektedir. İktidar, sıklıkla siyasi iktidar ile eş anlamlı olarak kullanılsa da Bookchin, Foucault gibi eleştirel yazarlarca daha genel bir anlamda kullanılmıştır. Onlara göre iktidar, yalnızca devleti kontrol eden siyasal gücü anlatmaz; baba ile çocuk arasında, öğretmen ile öğrenci arasında tarihin ilk anlarından itibaren iktidar olgusu olduğunu da anlatır. O nedenle makalede iktidar denildiğinde siyasi iktidar kastedildiği baştan belirtilmelidir. Buna karşılık iktidar kavramının güç ile olan ilişkisinde farklı görüşler bulmak pek de mümkün değildir. İktidarın etimolojik yapısına bakıldığında da bu anlayış görülmektedir; Arapça kdr kökünden gelen iktidar “kudretli olma, gücü yeter olma” manalarına gelmektedir. Tarihte devlet olgusuna rastlandığı andan itibaren siyasi iktidardan söz edilebilir.

Sanat kavramına gelinecek olursa yine bir ayrımı yapmakta fayda bulunmaktadır. İngilizce de “art” kelimesine karşılık gelen sanat, at terbiyeciliği, şiir yazma, ayakkabıcılık, vazo ressamlığı ve yöneticilik manalarına gelmektedir. Latince “ars” ve Yunanca “techne” kelimelerinden oluştuğu zannedilmektedir. Buradan yola çıkarak bakıldığında XVIII. yy’a kadar yukarıda sayılan bütün durumların sanat olarak görüldüğü anlaşılmaktadır. Söz gelimi Platon, Aristo gibi felsefi düşünürlerin eserlerinde ele aldığı sanat, zanaatları da kapsamaktadır. Ancak XVIII. yy’da güzel sanatlar ve zanaatlar ayrımından sonra anlamları farklılaşmış, bugünkü manada biriciklik, orijinallik anlamı ile kullanılagelmiştir. Aynı zamanda Hipokrat’ tan Çiçero’ ya kadar birçok yazar sanatı ikiye ayırır. İlki gemi inşaatı ya da heykelcilik gibi bir imalatçının tatminkar bir ürünü garanti edebileceği üretim sanatları, diğeri ise tıp ya da retorik gibi, hem bilginin hem de ürünün daha az belirgin olduğu performans sanatları.

Dolayısıyla iktidar sanat ilişkisi denildiğinde kavram karışıklıklarının göz önünde bulunması gerekmektedir. Ancak şurası aşikardır ki, İlkçağlardan itibaren iktidara hakim olan kişiler, gruplar ya da sınıflar kendi hakimiyetlerini pekiştirmek için sanatı kullanmıştır. Günümüzde daha çok bağımsızlıkla ortaya konulmaya çalışılan sanatın, yazılı tarihin büyük bir bölümünde iktidardan bağımsız olduğunu iddia etmek mümkün görünmemektedir. Kronolojik olarak meseleye yaklaşılarak iktidar-sanat ilişkisi aktarılmaya çalışılacaktır.

Tarihin hangi sayfasına bakılırsa bakılsın, şehir devletlerinin, krallıkların, imparatorlukların ve ulus devletlerin, sanatı, iktidarlarını gözler önüne sermek, zaferlerini yüceltmek ve düşmanlarını yıldırmak, korkutmak ve yermek için kullandığı görülmektedir. Mitolojilerden anladığımız üzere tanrıçalar aynı zamanda ülkeyi de yönetiyordu. Duruma şu örnek verilebilir: “İlk dramlar Milattan evvel 3000 ila 2000 yılları arasında Mısır’da ritüel oyunlar olarak ortaya çıkmıştı. Ünlü Antikçağ dramı ise, tann Dionisos’un şerefine söylenilen koro şarkısından gelişmişti.” Mezopotamya uygarlığından kalan birçok sanat eserinde de, kralların zaferleri göze çarpmaktadır. Bariz bir şekilde görülmektedir ki Mezopotamya’da iktidar aklı, kendi tahakkümlerine baş kaldırabilecek güçleri caydırmak için bu yola başvurmuştur. Keza Mısır uygarlığına ait olan piramitlerin, tanrı olarak addettikleri Firavunlarının göğe yükselmesini kolaylaştırması için yapıldığı bugün bilinmektedir.

Sanatın, iktidara hizmet eden bir yanı da propaganda yöntemi olarak kullanılabilmesinde yatar. Hitit medeniyetine ait kabartmalarda Fırtına Tanrısı’nın, Hitit kralını kucakladığı figürlere rastlanmaktadır. Antik Yunan’da ise bu proganda kendini şiir, tiyatro ve retorik alanlarında göstermektedir. Doğrudan demokrasi yönteminin uygulandığı Atina’da politikacılar kendi görüşlerini mecliste baskın hale getirmek için şiir sanatına başvurmuşlardır. Böylelikle alınan kararlarda ikna süreci kolaylaşmıştır.

İktidar-sanat ilişkisine dair ilk görüşler diyebileceğimiz eser de yine Antik Yunan döneminde yaşamış bir filozofa, Platon’a aittir. Platon’un, Sparta kent devletinden esinlenerek oluşturduğu “ideal devlet” anlayışını yansıttığı “Devlet” adlı eserinde bu görüşler bulunmaktadır. Platon’a göre ideal devlet anlayışında sanata yer yoktur. Filozof Kral düşüncesinden hareketle, bilgiye dayanan bir iktidar kurmak isteyen Platon, bilgiyle ve hakikatle ilişkisi olmadığını öne sürdüğü sanatı yadsımamaktadır. Zira ona göre sanat, ruhumuza egemen olup aklımızı şaşırtabilir.

Helen medeniyetinin kurulmasını sağlayan Makedonyalı İskender de sanatı kendi propagandası için kullanmıştır. Kendisini resmeden anıtların ve heykellerin her yerde inşa edilmesini istemiş ve portrelerini yaptırmıştır. Bazen Antik Yunan’da büyük tanrı olarak anılan Zeus’un oğlu olarak bazen de barışın ve zenginliğin sembolü olarak kendisini resmettirmiştir. Bu propagandalar aynı zamanda Doğu ile Batı kültürünün harmanlandığı yeni bir medeniyeti de doğurmuştur.

Roma imparatorluğuna gelindiğinde de benzer uygulamalardan söz edilebilir. Roma’nın savaşçıları resmedilmiş, halkın gözünde onların yüceltilmesi sağlanmıştır. Böylelikle imparatorluk için ölmek onurlu bir görev haline gelmiştir. Roma dini inanışı ile de bu sanat anlayışı pekiştirilmiştir. İlk Dönem Roma dininde imparator büstlerine tapılır ve tören alaylarında ataların mumdan maskları ya da büstleri taşınırdı. Roma’daki mimari mekânlar; zaferi, itaati ve birliği kutlayan görkemli törenler yapmak ve savaş ganimetlerini sergilemek için tasarlanmıştır. Savaştan dönen askerler için düzenlenen görkemli karşılama törenleri, büyük şehirlerin imarında kullanılan çeşitli heykeller ve devasa su kanalları da birer propaganda aracı olarak Roma’nın gücünü ve erişilmezliğini simgelemiştir.

Jül Sezar döneminde, Roma’da basılan ve üzerlerindeki sembollerle, devletin gücünü ve zenginliğini açık bir şekilde yansıtan madeni paralar da, kitlesel bir propaganda aracı olarak kullanılmıştır. Sezar, bunun yanında göz kamaştırıcı gösterilerden de büyük oranda yararlanmış ve bazen ayda birkaç kez yapılan bu büyük törenler, Sezar’ın şöhretini daha da artırmıştır. Roma halkı ile iletişimi çok iyi olan Sezar, masal türü söylevlerle kendisini doğaüstü bir varlık olarak gösteriyor ve böylece Roma yurttaşının zihninde, cumhuriyetten uzaklaşıp monarşik bir yönetim ve emperyalist hedeflerin kabulü için psikolojik etki yaratıyordu. Ek olarak bu sanatsal faaliyetler sayesinde, yoksulluk içinde bulunan halkın eğlendirilmesi sağlanıyor ve kralların iktidarlarına karşı herhangi bir girişimin olması da engelleniyordu.

İktidardan bahsedebilmek için dinin önemini de kavramak gerekmektedir. Bir yönetici halkını daima bir arada tutabilmek ve kolay yönetmek için dine ihtiyaç duymaktadır. Roma imparatorluğunu, Rusya hükümdarının halkı daha kolay yönetebilmek için 11. Yüzyıldaki din arayışını, Osmanlı Devleti’nin gücünü bu durumlar ile bağdaştırmamız mümkündür. Sanatçıların büyük bir kısmının bir devlet sınırları içerisinde yaşadığını ve bu nedenle dinden oldukça etkilendikleri de söylenebilir. Sanat kişinin içindeki hislerin, tasarımın, güzelliğin dışavurumunda, anlatımında kullanılan yöntemlerin tümü olduğuna göre sanatçı da anlatımında dini kullanabilmektedir. Bir başka açıdan dini eklemlemediği eserlerin rağbet görmesi olası değildir. Nitekim mimari eserleri, heykelleri ve resimleri bu duruma örnek verebiliriz. Bugün Avrupa, Roma Dönemi’nden aldığı dini mirası devam ettirmektedir. Günümüzün en önemli kiliselerinden olan Notre Dame, Kölner dom, St. Michael ve St. Gudula Katedrali, Berliner Dom gibi eserler birçok resim ve heykele ev sahipliği yapmaktadır, mimarisi oldukça ilginçtir ayrıca kilise ilahileri-koroları da müziğin gelişmesine katkıda bulunmuştur.

İslami sanat ise kendini daha çok mimari alanında göstermiştir. Özellikle Emeviler döneminde ortaya konan yüksek sanat anlayışı İslami mimari yapısının doğmasına vesile olmuştur. Emevilerden sonra kurulan Abbasilerin halifeleri de sanata ilgi göstermiş ve büyük şehirler kurmuşlardır. İkinci Abbasi halifesi olan ve 754-775 yılları arasında hüküm süren Halife Mansur’un planını bizzat kendisinin çizerek kurduğu Bağdat, Moğol istilası sırasında tahrip edilmiştir. Samerra’da Halife Mutasım (833-842) tarafından Türk beyi Artuk Ebü’l-Feth b. Hakan için yaptırılan, fakat halifenin çok beğenip kendisinin kullandığı Hakan Sarayı, dönemin en önemli mimari eserlerinden biridir. Bu sarayın harem duvarlarının üst kısımlarında figürlü freskler vardır. Türkiye üzerindeki örneklere bakıldığında Süleymaniye, Sultan Ahmet, Selimiye, Bursa Ulu Camii gibi eserler hem mimari olarak oldukça farklıyken içlerinde barındırdıkları çini, tezhip, hüsnü hat, ebru gibi sanatlarla içlerinde oldukça farklı bir hava oluşturmaktadır. Ayrıca Kuran-ı Kerim’i güzel okuma ve ilahiler müziğin gelişmesine katkıda bulunmuştur. Bu nedenle iktidar dini, din ise sanatı etkiliyor tanısını çok rahat koyabiliriz.

Sanatın zirveye ulaştığı dönemlerden biri olan Rönesas’ta da, sanat özerk bir hal alamamıştır. Bu dönemde çoğu sanatçı (kelime manasına uygun olarak) zanaatçılar gibi, müşterileriyle sözleşmeler imzalayarak eserler vermişlerdir. Başka bir ifadeyle, sipariş usülüyle çalışmışlardır. Gayet tabii böyle bir ortamda sanatın özgürlüğünden bahsetmek mümkün değildir. Kentsoylu sınıfın yavaş yavaş ortaya çıkması sipariş usulünün mantıki boyutlarını açıklar. Fakat Papalığın, ya da dini iktidarın tamamen el çektiği düşünülmemelidir, Da Vinci gibi çağa damga vurmuş isimler dahi Papalığın ve patronlarının istekleriyle eserler vermiştir.

Rönesans döneminde iktidarın doğrudan baskısını ve etkisini göstermesi açısından Fransa Kralı VIII. Charles’a değinmekte fayda bulunmaktadır. O yaptığı fetihleri sanat eserleriyle güçlendirmiştir. Elde ettiği bütün topraklara kendinden izleri bırakmıştır. Bu sayede Rönesans sanatı her yere yayılmıştır.

Kentsoylu sınıfının güçlenmesi, Protestanlığın etkisinin gözükmesi ve ulusal kiliselerin ortaya çıkmasıyla birlikte sekülarizasyon süreci Avrupa’da baş göstermiştir. Bu süreç kendisini sanat alanında da göstermeye başlamıştır. Önceleri kiliseleri süslemek için ortaya konan eserler, şimdi yeni yükselen varsıl sınıfın evini süslemek için çizilmeye başlanmıştır. Tuval resimler, kentsoyluların övünç kaynağı haline gelmiş, bu da onların kendi aralarında bir rekabete neden olmuştur.

Böylelikle sanatçılar farklı kaynaklara açılım sağlama imkanı elde etmiştir. Göreli bir özerklik döneminin burada oluştuğunu söylemek mümkün olsa da, bahsedilen sınıfın İtalyan Kent devletlerinde, yahut Hollanda’da etkin olduğu göz önünde tutulduğunda yine iktidardan çok da bağımsız olduğu söylenemeyecektir. Zira, Kent Devletlerinde kentsoyluların iktidarı söz konusudur. Ancak Kent Devletlerinin kendi aralarındaki rekabeti, sanatsal eserlerin daha da nitelik kazanmasını sağlamıştır. Hollanda’da kentsoyluların istekleri doğrultusunda gelişen bu anlayış Barok dönemini doğurmuştur.

Mutlakiyetçi yapıların ortaya çıkmasıyla birlikte sanat da iktidarın bir kolu olarak gelişmeye devam etmiştir. Mutlakiyetçi devlet yapısının en önemli örneği olan Fransa, bu durumun ispatlarından biri olmuştur. XVIII. yy’da kurulan Fransa Güzel Sanatlar Akademisi, sanat-iktidar ilişkisini ortaya koymuştur. Sanat üzerinde denetim kurulan ilk kurum bu akademidir.

Her yüzyılda olduğu gibi XIX. yy’da da sanat, içinde bulunduğu zamanın ruhundan sıyrılamamıştır. XIX. yy, bireyciliğin yayıldığı bir dönem olarak anılmaktadır. Sanatta da bu durum kendini göstermiştir. Fakat yine de iktidardan bağımsız bir sanattan tam anlamıyla bahsedilemez. Sanatçı ancak kendi imkanlarıyla hayatını idame ettirebildiğinde iktidarın yörüngesinden çıkabilmiştir. Bu durumlarda dahi iktidarın denetiminden sıyrılamamıştır.

XIX. yy, Oryantalist akımın da sanat ile buluştuğu bir çağdır. Doğu’yu ötekileştiren, nesneleştiren ve kurgulayan bir fikri yapı olan oryantalizm, sanatı da kendi çıkarları için kullanmıştır. Bu dönemde Doğu’ luları çıplak, aciz, zayıf ve barbar gösteren resimler ansiklopedileri doldurmuştur. Böylelikle Batı’nın, Doğu’yu uygarlaştırıcı (!) misyonu devreye sokulmak istenmiştir. Doğu’yu yalnızca bu fotoğraflardan, resimlerden tanıyanlar ise yanı başında emek gücünden yararlanılan köleleri görmezden gelmiştir.

XIX yy, aynı zamanda ulus-devletlerin de yükseliş çağıdır. Uluslarını inşa etmek istyen iktidar aklı sanata sımsıkı sarılmıştır. Kendisine tarihsel bir dayanak bulmak maksadıyla arkeolojik sanat eserleri ortaya çıkarılmış, ulusal varsayılan mitler tiyatrolara, romanlara dönüştürülmüş, kahramanlık ve vatan sevgisine dair şiirleri yazılmış, ulusal marşlar çalınmış ve ünlü tarihi figürlerin resimleri asılmış, heykelleri dikilmiştir. Bu minvalde iktidar-sanat ilişkisinin zirve noktalarından biri de ulus-devlet yönetimleri olmuştur.

Sonuç olarak bakıldığında iktidardan bağımsız bir sanat anlayışından bahsetmek pek mümkün gözükmemektedir. Cemil Meriç’in kendisinin sorduğu ve yine kendisinin cevapladığı şu cümleler de bu durumu iyi açıklayan örneklerdendir: “Türkiye’den bir Dostoyevski niçin çıkmamıştır? Dostoyevski okuyacak bir saray yok da ondan…” Gerçekten de şiir okuyan ve yazan bir saray mevcutken, harikulade şairler yetişmiştir, fakat roman konusunda taklitçilikten öteye gidilememiştir; çünkü bütün sanat eserleri nihayetinde kendi içinde bulunduğu ortamda şekillenmiştir ve ancak okunduğu, dinlendiği, övgüler aldığı ortamda meziyetlerini ortaya koyabilmektedir. Bunun haricinde zamanına meydan okuyarak eserler verebilmesi tarihsel süreçte mümkün olamamıştır.

Kadir Kaan GÜLER

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir