OSMANLI TORUNU OLMAK

Paylaşın:

OSMANLI TORUNU OLMAK

Geçmişiyle övünmeyen herhalde pek yoktur. Övünmek hakkımızdır da. Hele konu Osmanlı olunca göğsümüzü şişirebildiğimiz kadar şişiririz. Ondan öncesini pek bilmesek de Osmanlı torunu olmamız durumu kurtarır en nihayetinde.

Osmanlı torunu olma durumumuz sadece tarihî bilgimizi kurtarmakla kalmaz, bugünümüze de can simidi olur. Nasıl mı?

Açıklayalım: Ne zaman ülkemiz bir badire atlatsa, şehit versek, ekonomimiz büyük bir sarsıntı geçirse hemen Osmanlı torunu olmakla ilgili ardı sıra cümleler sıralarız. Böylece iç ve dış mihraklara hadlerini bildirdiğimize yönelik imanımızı tazelemiş oluruz.

Oysa büyük bir yanılgı içindeyiz. Basitçe mantık yürütelim: İstanbul’u fethederek çağ kapatıp çağ açan da Osmanlı; Viyana önlerinden Sakarya’ya kadar çekilen de Osmanlı. Şimdi, “Biz Osmanlı torunuyuz”lu cümlelerimize muhatap olan kimseler bunun hangisini anlayacak? Meselâ; bu şer odakları Viyana bozgunu sırasında Sadrazam Efendi’nin çadırını dahi toplamaya fırsat bulamaksızın gerisin geri kaçtığımızı anlarlarsa yandık demektir! O halde Osmanlı torunu olmaktan maksadımız, Osmanlı’nın belirli bir dönemi için geçerli olurken diğer dönemler bu olgudan mahrum mu kalacak?

Hayır!

Osmanlı tarihi de kadim Türk tarihinin bir parçası olup onun gibi bir bütündür ve o şanlı tarihin bugünkü evlatları olan bizler onu hangi sebeple ve niyetle olursa olsun birbirinden ayıramayız. Bir bölümünü benimseyip bir bölümüne üvey evlât muamelesi yapamayız.

Evet, Türk tarihi devingen bir yapıda olup birbirinin devamıdır. Toplamda ise hepsi beraber tek bir bütünü oluşturur. Atsız Hoca’nın birbirinin devamı olan hanedanlar şeklinde açıkladığı bu bütünün ise bir hedefi vardır: Kızılelma!

Bu Kızılelma; bilinen ilk Türk hanedanlığı olan Sakalardan Cumhuriyet dönemine kadar, zaman zaman aksasa, bazen dursa da hep tekti: Sürekli ilerlemek, daima büyümek…

Bu ilerleme ve büyüme hep batı yönünde olmuştur. Çünkü dönemin ileri devlet olma anlayışı bunu gerektiriyordu. Böylece birbiri ardına gelen hanedanlar sürekli bayrağı bir adım daha ileri taşıdılar. Her yeni gelen hanedanlık bir öncekinin üzerine tuğla ekleyerek bu büyük medeniyeti inşa ettiler.

İşte, bu büyük medeniyetin son halkası Osmanlı olduğu için biz bugün Osmanlı torunu olmakla övünürüz. Medeniyet inşasında ve ilerlemede Türk misyonundan uzaklaşıp selefimizin bıraktığı bayrağı daha ilerilere taşıyamadığımız için bu bayrağı en zirvede bırakan Osmanlı ile övünme ihtiyacı duyarız.  Lakin bu övünmeye karşılık Osmanlı torunu olmanın şuurunu gösteremiyoruz. Çünkü yazımın başında da belirttiğim gibi Türk milletinin “sürekli büyümek ve daima ilerlemek,” diye formüle ettiğimiz tek bir gayesi vardı.

  1. yy başlarına kadar bu hâl ülkeler fethetmek bazında değerlendirilirken artık teknolojik alt yapı, bilimsel gelişmeler ve güçlü bir ekonomi olarak kabul ediliyor.

Gerçek Osmanlı torunu olmak (bence bu terkip de yanlıştır. Doğrusu şöyle olmalı: Büyük işler başarmış -gerçekten büyük işler- Türk’ün evladı olmak) tam da buradan geçiyor. Eğer gerçekten bir Osmanlı torunu olduğumuzu kanıtlamak istiyorsak ağzımıza bu lafı pelesenk etmek yerine bir an önce evrensel değerleri yakalamalıyız. Dünyanın neresinde en uç noktada ne yapılıyorsa onu öğrenip, Kızılelma’nın da yönünü batıdan uzaya çevirdiğimiz an Osmanlı torunu olmayı hak etmişiz demektir. Bunun yolu da herkesin işini layıkıyla yapmasıyla başlar. Eğer öğrenci vazifem okumaktır deyip kitapla haşır neşir olursa, doktor hastasını azarlamazsa, işçi işini en mükemmel şekilde görüp işveren de işçisini sömürmekten vazgeçerse, torpilin yerini hak, iltimasın yerini liyakat alırsa o yola girmişiz demektir. Sonrasında beyin göçünün önlenmesi, yerli sanayi derken Kızılelma yolunda büyük yol kat etmeye başlarız. Yani, tükettiğimizi ürettiğimiz an sancağı Osmanlı’nın bıraktığı yerden daha yükseklere dikmek için dalgalandırmaya başlamışız demektir.

Hâsılı; devletimiz ve milletimizle uğraşanları Osmanlı torunu olduğumuzu haykırarak korkutamayız. Onları insansız uçaklara sahip, güdümlü füzeleri olan, en son model silahlara malik olmakla; yerli üretimle, dünya pazarında yüksek pay kapıp Dünya ihracatında ilk sıraya çıkmakla; kendi otomotivimizi, kendi telefonumuzu, teknolojimizi üretmekle korkutabiliriz. İşte o zaman dış ve iç mihraklar bize bir şey yapamazlar.

Atatürk’ün de dediği gibi; “Yalnız tek bir şeye ihtiyacımız vardır, çalışkan olmak.”

Gerisi lafügüzaftır.

Enver GERDANCIOĞLU

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir