ÖĞRETMEN DEMEK…

Paylaşın:

ÖĞRETMEN DEMEK…

İki bin dokuz yılının aralık ayı tüm Sorgun’u beyaza boyamıştı. Günlerdir yerden kalkmayan kar pekala çocukların işine geliyor, her gün okulların tatil olması için ellerini göğe açıp gözlerini, babalarının telefonuna gelecek mesaja dikiyorlardı. Her gece gelmeyecek mesajı bekleyip sabah kös kös okulun yolunu tutuyorlardı. Zeynep ise bu durumdan hiç şikayetçi değildi. Anne ve babasının tartışmasından kaçmak için, okulda mutsuz olsa bile iple çekerdi sabahı.

   Dokuz yaşındaydı Zeynep. Kömür gözleri, sarıya çalan kahverengi kaşları vardı. Fındık burunlu ve küçük çeneli bir kızdı. Dişleri yamuk olduğundan hep ağzını kapatarak gülerdi. Çipil Çipil bakan gözlerine inat, içe dönük bir karakteri vardı.

   İki sene önce taşınmışlardı Sorgun’a. Yeni okuluna alışmaya çalışıyor ve köydeki öğretmenini çok özlüyordu. Elbette bu özleyiş yeni okulundaki sınıf öğretmeninden de kaynaklanıyordu. Sert, somurtkan ve soğuk kanlı biriydi Sadık Öğretmen. Zeynep özellikle matematik derslerinde yeni öğretmeniyle eski öğretmenini karşılaştırır hülyalara dalardı hep. Köyde, birinci sınıfa başlayacağı zamanlarda arkadaşlarıyla okula gelir, Ali öğretmeni izleyip okulu nasıl boyadığına bakardı. Çok esaslı bir öğretmendi Ali Karadavut, çocukların gönlünü hoş tutmak için şekilden şekile girer, her ders güldürürdü onları.

   Zeynep, Sadık Öğretmenle Ali Öğretmeni karşılaştırdığında hep hayal kırıklığına uğrar ve uzun uzun bakardı Sadık Öğretmene. Çalışkan öğrencilere ayrı özen göstermesi çok zoruna giderdi Zeynep’in. Bu kadar soğuk ve merhametsiz oluşu da… Bu yüzden hep korkmuştu Sadık Öğretmenden.

   Sınıfa girdi Zeynep sessizce, sırasına oturup ellerini ısıtmaya başladı. Askı tarafı, arkadan üçüncü sırada oturuyordu. Biraz sonra Melike gözüktü kapıdan, gözleri ışıldadı Zeynep’in. Melike ile çok iyi anlaşırlardı çünkü. Çoğu zaman Zeynep beslenme getirmez, Melikenin rugan turuncu beslenme çantasından çıkardığı çikolatalı somun ekmeği birlikte yerlerdi. Çok severdi somun ekmeği Zeynep, evde çoğunlukla yufka sulardı annesi, Zeynep de okula yufka getirmeye utanır beslenmesiz gelirdi hep. Bir keresinde annesi yufka ekmeğin içine akşamdan kalma balıklarla dürüm yapıp koymuş, sınıftaki arkadaşları ise dalga geçmişti. Ondan sonra utanmıştı Zeynep.

   Boyundan geçirmeli turuncu örme şalıyla oturdu Melike Zeynep’in yanına. Sürmeli gözleri vardı Melike’nin, Zeynep’in annesi ona hep ‘Sürmeli gızım.’ derdi. Allık sürmüş gibi hafif kızarıktı yanakları. Kıvırcık siyah saçlarını ya arkadan toplar ya da belik örerdi annesi. Korkan gözlerle Zeynep’e döndü.

“İlk iki ders matematik kanka, Sadık Hoca dört basamaklı çıkartma işlemi yaptıracak herkese.”

“Yaparız kanka endişelenme sen.”

“Yapamayanı döver mi dersin?”

“Korkutma kanka beni, dövmez inşallah.”

   Birbirlerine endişeyle bakıp önlerine döndüler. Zeynep ısınmaya devam ederken Melike üzerini askıya astı. Öğretmen ziliyle birlikte içeri girdi Sadık Hoca. Sanki alev saçıyordu gözleri, tüm sınıfı bir korku saldı o anda. Sınıf defterini doldurup tahtaya,

“1981-1767=?” yazdı.

   Ağzını bile açmadan sıraların arasında gezmeye başladı. Bir iki tur attıktan sonra öğretmen masasının önündeki sıradan bakmaya başladı. Yanlış yapanlara bağırıyor, elindeki tahta kalemiyle kafalarına vuruyordu. Kalem oynatmayanlara; elini yumruk yapıp, orta ve işaret parmağını hafif çıkardıktan sonra vuruyordu. Öyle vurunca daha çok acıyordu çocukların kafası. Kimi erkeklerin faullerini çekiyor, kimilerine ise demediği lafı bırakmıyordu.

   Sıra yaklaştıkça Zeynep daha çok sıkıntıya giriyor, terleyen avuçlarını eteğine siliyordu. İşlemi doğru yaptığını düşünse de gözleri dolu dolu oluyordu Sadık Hoca’nın atığı her adımda. Kalp atışlarını duyuyordu kulaklarında, her adımda nefesi daralıyordu.

   Sıra Melike ve Zeynep’e geldiğinde durakladı Sadık Hoca. Bir Zeynep’in işlemine, bir Melike’nin işlemine bakıp ikisine doğru nefretle,

“Çabuk tahtaya geçin!” diye bağırdı.

   Elleri titriyordu Zeynep’in, attığı her adımda yer kayıyordu sanki ayaklarının altından. Kalbi yerinden çıkacakmış gibi atıyordu şimdi de. Nefes almakta zorlanıyor, korkusundan Melike’ye bile bakamıyordu. Yırtık botlarına bakarak çıktı tahtaya. Göz ucuyla sınıfa bakıyordu, tüm cesaretini toplayıp Melike’ye doğru çevirdi başını. Farksızdı kendinden. Ellerini yumruk yapmış formasını sıkıyordu.

   Arka sıraları kontrol eden Sadık Hoca, emin adımlarla yaklaştı Zeynep’lere. Çantasından selpak çıkarıp alnında birikmiş terleri silerken sordu sakince.

“Hanginiz kopya çektiniz?”

  Melike’yle Zeynep dehşetle baktı birbirine. İkisi de suçladı birbirlerini ilk başta, sonra anladılar aynı yanlışı yaptıklarını. Sadık Hoca kaşlarını yukarı kaldırıp işaret parmağını çocuklara doğru salladı.

“Çabuk söyleyin kızım! Hanginiz kopya çektiniz?”

   Ellerini arkadan bağlayıp çöpe kadar gidip gelen Sadık Hoca,

“Sen mi çektin Melike?”

“Hayır hocam ben çekmedim.”

“O zaman sen çektin Zeynep!”

“Ben de çekmedim hocam.”

   Sadık Hoca kollarını sıvadı yavaş yavaş. Melike ve Zeynep olacakları anlamışlardı ama hala ağlamamak için zor tutuyorlardı kendilerini. Sadık Hoca yavaşça kırdı dizlerini, kızların hizasına gelince ilk başta Melike’ye tokatı bastı.

“Sen mi çektin doğruyu söyle.”

    Melike’nin kızarık yanakları daha çok kızarmış, yumruk yaptığı ellerini daha çok sıkmıştı. Sadık Hoca Melike’ye vurduktan sonra Zeynep’e döndü. Aynı şekilde ona da vurdu.

“Sen mi çektin kızım? Delirtmeyin beni kim kopya çekti?”

  Sırayla Melike’ye ve Zeynep’e vuruyordu,  sonunda dayanamayıp yaygarayı bastılar. Fakat Sadık Hoca kendinden geçmiş halde nefretle bakıyordu kızlara.

“Gidin tuvalete elinizi yüzünüzü yıkayın.”

   İki küçük kız iç çeke çeke sınıftan çıktılar. Ağlamaktan konuşamıyorlardı adeta, ve Zeynep o gün öğretmen kelimesini kafasında başka boyutlara taşımıştı. Ne matematiğe, ne öğretmenliğe, ne de okula sıcak bakıyordu. Adeta hissizleşmişti. Bu olmamalıydı. Hayır! Bir öğretmen böyle olmamalıydı. Zeynep artık, hayatı boyunca okula ve öğretmenlere temkinli davranacaktı.

   Birbirinin yüzüne bakmaya korkan iki kız tuvalete gidip kendilerini toplamaya çalıştılar. Biraz sonra tuvalete Zeynep’in  ablası ve arkadaşı girdi. Onlar sabahçı olduğu için öğleden sonra okul kursuna gelmişlerdi. Zeynep’i ve Melike’yi o halde görünce ne diyeceğini şaşırmıştı ablası. Zeynep konuşamıyordu korkudan, olan biteni Melike anlattı bir çırpıda. Zeynep’in ablası müdüre şikayet etti Sadık Hoca’yı. Ardından tuvalete gidip Zeynep’e ve Melike’ye,

“Ben hallettim kızlar, siz şimdi sınıfınıza gidip sessizce oturun sıranıza.” Dedi.

   Melike tamam abla derken Zeynep sadece başını sallamakla yetindi. Kapıyı çalıp sessizce sıralarına oturdular. Sadık Hoca onlara doğru yönelmişti ki kapı çaldı.

“Buyurun Müdür Bey?”

“Biraz gel hele Sadık Hoca!”

“Tabi hocam.”

  Deyip dışarı çıktı Sadık Hoca. Zeynep de Melike de bir yandan iç çekiyorlar, bir yandan da sınıftaki uğultuyu dinliyorlardı. Aklı almıyordu Zeynep’in, bir insan nasıl böyle vicdansız ve sert olabilirdi. Babası bile vurmamıştı ona, sessiz sakin kendi halinde bir insandı. Aynı yanlışı yaptıkları için bu kadar dövülür müydü bir öğrenci? Sınıftaki bazı erkekler ‘Zeynep çekmiştir.’ bazıları ise ‘Melike çekmiştir.” diyorlardı. Ama Melike de Zeynep de biliyordu gerçeği. Ağlamak istemiyordu artık Zeynep, gözyaşları etrafı bulanıklaştırıyordu. Biraz sonra kapı açıldı, Sadık Hoca’nın suratı beş karış Zeynep’ doğru bakıp,

“Müdür seni çağırıyor.” Dedi.

   Sessizce sınıftan  çıktı Zeynep, kalorifere yaslanmış müdüre doğru baktı. Yavaş ve çekingen adımlarla gitti yanına. Müdür ise sımsıkı sarıldı Zeynep’e, tüm şefkati ve iyi kalbiyle…

“ ‘Köylü milletin efendisidir.’ demiş Atatürk güzel kızım. Sen hiç üzülme sil gözyaşlarını. Eğer istersen okuldan attırırım o öğretmeni ben. İster misin?”

“Yok istemem.” dedi Zeynep endişeyle, ilk defa sarılmanın sıcaklığını hissederek sildi gözyaşlarını.

                                                                                                             Nisa ESER

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir