NİĞBOLU SAVAŞI VE ‘BRE DOĞAN’ EFSANESİ

Paylaşın:

NİĞBOLU SAVAŞI VE ‘BRE DOĞAN’ EFSANESİ

Birinci Kosova Savaşı ile büyük bozgun yaşayan haçlılar, bunun acısını çıkarmak için boş durmadılar ve yedi yıl uğraşarak büyük bir ordu kurdular. Macaristan’dan yola çıkan bu kalabalık ordu 1396 yılının Eylül ayında Niğbolu kalesini kuşattı. Sayıları o kadar çoktu ki, “Gök yarılsa mızraklarımızla tutarız.” diyecek kadar kendilerinden emindiler.

Sultanımız Beyazıt Han o ara Eflak seferinde idi. Onun seferde olduğunu fırsat bilen haçlı ordusu Niğbolu’yu alacak, kale komutanı Doğan Bey’i esir edecekti. Osmanlıların moralini bozarak savaş istek ve kabiliyetlerine darbe vuracaklardı.

Şimdi şöyle bir düşünün; haçlı ordularının sayısı iki yüz bin… Buna karşın kaleyi savunacak Osmanlı askeri sayısı sadece üç bin idi. Bu durumu haber alan Beyazıt Han bir gece ansızın atına atladı. Kumandanlarına hiçbir şey söylememişti. Çünkü Niğbolu’ya gitme fikrini onlara açarsa, tek ‘başına gitmesinin tehlikeli olduğunu’ söylerler ve onu bu fikrinden vazgeçirirlerdi. Sultanımız ise, ordu Niğbolu’ya ulaşıncaya kadar kumandanı Doğan Bey’e teslim olmamasını, dayanmasını bizzat kendisi söylemek istiyordu.

Yıldırım Beyazıt Han, atına atladığı gibi bir gölge misali süzüldü, dağ taş aştı, şimşek gibi çaktı, yıldırım oldu,  Niğbolu kalesinin etrafına düştü. Onsekiz gündür kuşatılan kalede bulunanlar yiyecek ve içecek sıkıntısına düşmüşler, yaklaşan tehlikeyi enselerinde hissetmeye başlamışlardı.

Doğan Bey bir mapushane mahkumu gibi turalıyor, düşülen durumdan çıkmak için çareler arıyordu. Bir Müslümanın kitabında asla teslim olmak yazmazdı. Yiğitçe vuruşacaklar, erce döğüşecekler ve şereflice öleceklerdi. Acaba Sultan Beyazıt kendisinin böyle düşündüğünü biliyor muydu? Kaleyi son asker kalıncaya, son kan toprağa düşünceye kadar teslim etmeyeceğine inanıyor muydu?

Haçlıların “Teslim ol!” çağrılarına oklarla karşılık verildi. Çetin bir çatışma başladı. Kısa sürede bin kadar Osmanlı askeri şehit oldu. Akşam olduğunda Doğan Bey askerlerinden birbirleriyle helalleşmelerini, hepsinin şehit olmasının muhtemel olduğunu bildirdi. Kendisi de bir köşeye çekilip dua etmeye başladı. Sultan yıldırım Beyazıt kalenin önüne geldiğinde vakit gece yarısı idi. Kalenin etrafındaki haçlı askerlerinin durumu aradan sinek bile geçemeyecek şekilde örülen sık çitlere benziyordu. Sultanımız ise kaleye ulaşmak mecburiyetindeydi. Doğan Bey’e ‘dayanması gerektiğini, ordunun bir iki güne kalmaz geleceğini’ söylemesi gerekiyordu.

Atını hazırladı, atın kulağına eğilip birşeyler fısıldadı. Ne dediğini bir Allah, bir de kendi biliyordu. At, anlamış gibi başını sağa sola birkaç kez salladı. Sultanımız içinden Besmeleyi çekti ve atı sürdü.

At o kadar süratli geçti ki haçlılar ufak bir irkildiler ama aralarından birinin, – hele de bu atlı ise-  geçebileceğine hiç ihtimal vermediler. Sultanımız kale duvarına yaklaşıp elleri ile  iki defa vurarak yukarı bağırdı;

“Bre Doğan!… Bre Doğan!..

Doğan Bey, umutsuz düşüncelerini gökyüzü ile paylaşmak istermiş gibi kalenin üzerine çıkmış, soğuk havada kendine huzur ve güven verecek birilerini arıyordu. Sesi duyunca irkildi, hiç yabancı gelmemişti ama inanmadığı için aldırış etmedi. Belki de bir haçlı askeri kendini yanıltıp aşağı bakmasını sağlayacak ve bir ok atışıyla öldürecekti.

Ama çok geçmeden aynı ses;

“Bre Doğan!… Bre Doğan!..” diye kalenin burçlarında yeniden yankılandı.

Doğan Bey tekrar ve daha kuvvetli irkildi. Kulaklarına inanamadı, bu ses kesinlikle Sultanın sesi idi. Heyecandan titremeye başladı. Sultan Beyazıt Han seferden ne ara dönmüştü? Hepsinden önemlisi böylesi devasa bir kuşatmayı yarıp kalenin diplerine nasıl gelmişti?

Soruların ruhuna yüklediği ağırlığa aldırmadan başını burçlardan aşağıya uzattı. Gözlerine inanamamış, o an yağmur gibi akan yaşlar bir anda toprağı ıslatıvermişti. Karanlıkta karbeyazı atın üzerinde, heybetli bir süvari dikiliyordu. Yine de emin olmak için sordu;

“Kimsiniz?

“Biz Sultan Beyazıt’ız. Dayan Doğan Beyim, ordum yarın öğlene kalmaz buradadır.

Doğan Bey’in şaşkın bakışları arasında Sultanımız atını tekrar aynı hızla geriye sürdü. Düşman nöbetçileri beyaz bir atın yıldırım hızıyla geçtiğini görmüşler ama arkasından yetişememişlerdi. Ertesi gün ordumuz kaledekilerin imdadına yetişti ve tarihimizin en büyük zaferlerinden biri kazanılmış oldu.

                                                                                                                      Fehmi DEMİR

One Reply to “NİĞBOLU SAVAŞI VE ‘BRE DOĞAN’ EFSANESİ”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir