Mustafa Şekip Tunç’un Fikrî Yazılarında Dil Ve Medeniyet Tasavvuru

Paylaşın:

Mustafa Şekip Tunç’un Fikrî Yazılarında

Dil Ve Medeniyet Tasavvuru

Dr. Gökhan DEMİR

gokhandemir86@hotmail.com

Giriş

19. yüzyıl Türkiye toplumunun modernizasyon sürecine girdiği sıralarda, modernite, Batı’daki tam karşılığıyla, eleştirilerini siyasal otoriteye, geleneğe ve dine keskin bir şekilde yönelttiğinde, haklı ya da haksız, bu eleştiriler toplumu, daha doğrusu bir kısım insanları düşünmeye itmiş ve düşünceler tepkiye ve eleştirilere cevaba dönüşmüştür. Bu cevaplardan biri de ithal materyalizme cevap olarak beliren bir spiritüalizmdir. Felsefi bir doktrin olan spiritüalizm Batı’da doğmuş ise de onun Türkiye toplumunda da bir karşılığı vardır. Bu karşılık ilk başlarda daha çok “varlık doktrini” görüntüsüyle tasavvufi “vahdet-i vücut” eksenlidir.[1]

Mustafa Şekip Tunç, ahlaki değerlerin varlığını kabul ve müdafaa eden bunun yanında ruhun maneviliğini ön planda tutarak Allah’ın varlığını manevi değerlerle açıklamaya çalışan sipiritüalist felsefenin Türkiye’deki ilk temsilcilerindendir. Bu makalede Tunç’un 1940’lı yılların Cumhuriyet Gazetesi’nde, ‘dil’ bahsinde tefrika edilen yazıları incelenerek dil ve medeniyet tasavvuru ortaya koyulmaya çalışılmıştır.

Mustafa Şekip Tunç’un Hayatı

Mustafa Şekip Tunç, 1886 yılında İstanbul’da doğdu. Babası, nüfus müdürlerinden Yusuf Besim Bey, annesi de Sabire Hanım’dır. İlk tahsiline babasının görev yeri olan Halep’te başladı. 1905 yılında Vefa İdadisi’nden ve 1908 yılında da Mülkiye Mektebi’nden mezun oldu.

Mülkiye mezuniyeti sonrası, Kosova vilayeti maliyet memurluğuna tayin edildi. Aynı dönemde Palanga kazası kaymakam vekilliğini de yürüttü. İdari görevlerde bulunmaktan ziyade, eğitim işleriyle uğraşmaktan hoşlandığından, Üsküplü gençlerin kurduğu “Sübhan-ı Vatan” adlı cemiyetin açtığı ilkokulun öğretim heyetine katıldı. Böylelikle de çok istediği öğretmenlik mesleğine başlamış oldu. Hayatını öğretmenliğe hasretmeyi düşünen Mustafa Şekip, kaymakam olarak atandığı Firzovik’te dört ay gibi kısa süreli bir görevden sonra, Üsküp Muallim Mektebi’nde öğretmenlik yapmak üzere kaymakamlıktan istifa etti.

Balkan Savaşları sonuna kadar Üsküp’te öğretmenlik yapan Mustafa Şekip, 1913’te Balıkesir Sultanisi’ne edebiyat öğretmeni olarak tayin edildi. Burada birkaç ay çalıştıktan sonra Maarif Nezareti tarafından Avrupa’ya gönderildi. İsviçre’de Cenevre Üniversitesi’nde psikoloji ve yine aynı üniversiteye bağlı J. J. Rousseau Pedagoji Enstitüsü’nde pedagoji eğitimi gördü.

Yurda döndükten sonra Darulmuallimat-ı Aliye’ye pedagoji ve psikoloji öğretmeni olarak atandı. Bu sıralarda Nafi Atuf’un idaresindeki “Terbiye Mecmuası”nda pedagoji ve psikolojiye dair yayınladığı yazılar Darulfünun çevresinin dikkatlerini çekti ve Ziya Gökalp’in teklifi üzerine Darulfünun’un ıslahı sırasında sırf kendisi için kurulmuş olan Edebiyat Şubesi Pedagoji Kürsüsü doçentliğine atanarak akademik hayata geçti. 1919’da profesör olan Mustafa Şekip, uzun yıllar bu görevi sürdürdü. Bir süre İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi din felsefesi profesörlüğünü de yürüttü. 1952 sonlarında İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü, psikoloji ordinaryüs profesörü olarak çalıştığı sıralarda yaş haddi sebebiyle emekliye ayrıldı. 1958 yılında da vefat etti.[2]

17 telif eseri bulunan Tunç’un eserlerini şu şekilde sıralamak mümkündür:

Ruhiyat Derslerine Lahika (1920), Gülmek Nedir, Kime Gülüyoruz? (1921), Ruhiyat Dersleri (1924), Ruhiyat (1924), Felsefe-i Din (1924), Felsefe Dersleri (1927), Terakki Fikrinin Menşei ve Tekamülü (1928), Çin Felsefesinin Tarihi, Yeni Türk Kadını Ruhi Münasebetleri (1939), Üç Zihniyet (1940), İnsan Ruhu Üzerinde Gezintiler (1943), Ruh Yapımız ve Onun Tipleri Bakımından Ahlak (1944), Ruh Aleminde (1945), Fikir Sohbetleri (1948), Psikolojiye Giriş (1949), Psikoloji Dersleri (1950), Bir Din Felsefesine Doğru (1959).[3]

Mustafa Şekip Tunç’un yukarıda belirtilen telif eserlerinin yanı sıra psikoloji ve felsefeye dair 20’ye yakın tercüme eseri bulunmaktadır.[4] Yazarın, bunlara ek olarak çeşitli dergilerde (Yeni Mektep (Kosova), Hayat Mecmuası, Dergâh Mecmuası, Felsefe ve İçtimaiyat Mecmuası, Yeni Fikir, Darülfünun Edebiyat Mecmuası, Darülfünun İlahiyat Mecmuası, Terbiye Mecmuası, Kültür Haftası Dergisi, Milli Mecmua, Türk Düşüncesi, Türk Yurdu, Türk Dili, İş Mecmuası, İnsan Mecmuası, Büyük Doğu, Ağaç Dergisi, Çığır Dergisi, Bilgi Dergisi, Yücel Dergisi ve Cumhuriyet Gazetesi) yayımlanmış telif ve tercüme yazıları bulunmaktadır.

Mustafa Şekip Tunç’un Dil ve Medeniyet Tasavvuru

İncelenen yazılar ışığında Tunç’un dil tasavvuru birkaç başlık altında tasnif edilmeye çalışılmıştır. Bu çalışmada incelenen yazılar Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilen yazılardır. Tunç’un diğer eserlerinin incelenmesiyle meydana getirilecek dil ve medeniyet anlayışı daha geniş ve kapsamlı bir çalışmanın konusu olacaktır.

-Dil nedir, nasıl doğar?

Mustafa Şekip Tunç bir dilin varlığını insan varlığına bağlamaktadır. İnsan olmadıkça konuşacak, yazacak, konuşulanı anlayacak bir varlık da yoktur. [5] Diller, milli ve toplumsal şartlar içerisinde ortaya çıkmıştır.[6] Yalnız veya birkaç kişiye mahsus bir dil yoktur. Küçük büyük bütün diller geri yahut ileri bir medeniyette bulunan bir milletin dilidir ve her millet birlik kazanmış bir cemiyettir. O halde bir dil hiçbir zaman ferdi veya kişisel bir eser olmayıp, bir millet veya cemiyetin vücuda getirdiği ortak eserdir.[7] Hiç kimse onu yeni baştan yapamaz. Cemiyetin fertleri onu kendi keyfine göre veya herhangi bir niyetle de öğrenemez ve öğrenmezler. Sadece pasif olarak olduğu gibi alırlar. Ferdin müdahalesi ancak konuşma yahut sözde kendini gösterebilir.[8]

Tunç’a göre dil bir gelenektir. Hem de öyle bir gelenektir ki asırlar boyunca ruhi, toplumsal, tarihi ve coğrafi tesirlerle yoğrulmuştur. Bu bağlamda kendi hususi mantığını vücuda getirmek suretiyle dünden bugüne gelmiştir. Yarına da aynı tesirlerle uzanıp gidecektir. Hangi kültür seviyesinde olursa olsunlar bir dilin sınırları içinde yaşayanlar, o dili, gelenekten aldıkları gibi, doğru ve kolay konuşurlar. Ve hiç kimse ana dilini veya içinde yaşayıp büyüdüğü bir milletin dilini yeni baştan yapmaya uğraşmaz, hazır ve yapılmış bulur. Yalnız bu kadar da değil, onu öğrenmeye hem de herkes gibi öğrenmeye mecburdur. Dilin milli ve toplumsal karakteri işte bu mecburiyettedir. Dili keyfe göre kullanmak imtiyazı kimseye verilmiş değildir. Kimsenin olmayan kimseye verilmeyen ve kimseden alınamayan dil herkesin olduğu, herkese verildiği ve herkesten istendiği içindir ki ondan daha ortak ve geleneksel daha gerekli bir sosyal müessese gösterilemez.[9]

Dil, içine attıkça dolup zenginleşecek bir kelime kumbarası değil, bir işaret­ler sistemidir. Bu sistemin eczası da ke­limeler değil, deyişler, sözler, cümleler­dir.[10] Bir deniz misali dilin içerisine de her şey atılabilir. Öğütücü bir mekanizmaya benzeyen bu sistem, eritemeyeceği sözleri deniz gibi ya geldikleri yerlere geri gönderir ya da karanlığa gömer.[11]

Dil, her şeyden önce söylenen bir sözdür. Bütün kelime ve kurallar da dışında değil, içindedir. Sözün kelime ve kurallara ayrılması ise gramer ve dil ilminin yaptığı bir tahlildir. Halbuki ruh, dilin bu ölü kısmını sürekli yeni şekillenmelere uğratır.[12] Bir dili anlamak, onun şekilleri üzerinde durmak, şekilleriyle uğraşmakla değil, bunların teşekkül kanunlarını aramakla olur. Aynı zamanda onu olmuş bitmiş bir şey, bir mahsul gibi düşün­meye hakkımız yoktur. Onda ruhun sonsuza dek tekrar eden bir üretme ve çalışma olduğunu görmek lazımdır. Ancak bu üretme ve çalışma hiçbir zaman yapay ve zoraki olmamalıdır.[13]

-Dilin milli ve manevi karakteri

Milli diller bir aksiyondan başka bir şey olmayan konuşma aksiyonlarıyla başlamış ve konuşmalarla gelişmiş, ilerlemiştir. Hangi kültür seviyesinde olursa olsunlar bir dilin sınırları içinde yaşayanlar, o dili, gelenekten aldıkları gibi doğru ve kolay konuşurlar. Ve hiç kimse ana dilini veya içinde yaşayıp büyüdüğü bir milletin dilini yeni baştan yapmaya uğraşmaz; hazır ve yapılmış bulur. Yalnız bu kadar da değil, onu öğrenmeye, hem de herkes gibi öğrenmeye mecburdur. Dilin milli ve toplumsal karakteri işte bu mecburiyettedir.

Toplumlar veya milletler kapalı bir halde kaldıkları başka bir deyişle diğer medeniyetlere açık olmadıkları takdirde yabancı dillerin/medeniyetlerin tesirinden uzak olurlar. Bu durum dillerin milli karakterini muhafaza etmesini sağlamıştır. Nitekim kendisini muazzam surlarla dünyadan ayıran Çinlilerde dil ve medeniyet asırlarca milli karakterini muhafaza etmiştir. Fakat Türkler tarihin malum olan zamanlarında kapalı doğunun bir ucundan batının bir ucuna kadar yayıldıkları ve birçok dil ve medeniyetlerle temaslarda bulundukları için dillerinin kavmi karakterini uzun zaman muhafaza edememişlerdir. Aynı zamanda Şamanizm, Budizm, Hıristiyanlık ve İslamlık dinlerine girmek dahi bu istikrarsızlığı hayli artırmıştır.[14]

Dilin milli karakterinin yanında bir de manevi karakteri vardır. Dil, yardımlaşma ve anlaşma gibi insanın sadece dış yüzünden doğmuş bir şey olmayıp bütün bir insanın ifadesidir. Ayrıca fertler arasında bir anlaşmadır ve insan da kendisini başkalarına anlatabildiği nispette anlayabilir. Fakat anlaşmanın bu dış yüzü başka bir ihtiyaçla daha karşılaşır ki bu ihtiyaç aynı zamanda ruhi veya manevi kuvvetlerin keşfedilmesi gibi bir ihtiyacı uyandırır. Başka bir açıdan da ananenin bize bıraktığı ve bizim de sadece pasif olarak kullandığımız bir şey değil, kelime veya seslerin düşüncenin ifadesine elverişli olacak gibi sürekli yoğrulması işidir. Her dilin deruni bir şekli, bir dil camiasına has bir sistem tarzı, düşünceli, özel bir ifade tavrı vardır.

Konuşmak, özellikle etkileyici ve iyi konuşmak, iyi ve kuvvetli yazmak dahi toplumun bize hazırca verdiği şeylerden değildir. Kelime dediğimiz sesleri bir üslup haline getirecek gibi bir araya getirmek bunları en etkili ve orijinal bir orkestra haline koymak artık şahsi kudretimize bağlıdır.[15] İşte bu şahsi kudretin en önemli temsilcileri dil sanatkarlarıdır. Zira dilin en büyük zaferleri edebiyat abidelerinde görülür. Kelime aleminden edebi abideler yapmak da dil sanatkarlarının hünerini göstermektedir.[16]

-Dil ve kültür ilişkisi

Toplum içinde dilden daha önemli rol oynayan hiçbir araç olmadığı gibi toplumun azalarını birleştirecek ondan daha kuvvetli bir bağ yoktur. Dil, toplum birliğinin bir timsali olduğu gibi aynı zamanda da koruyucusudur.[17] Kültür dillerinin başlıca vasfı ise nüfus ve tesir alanlarının sınırlı kalmaması, ölü bir dil yani artık konuşulmayan bir dil haline geldikleri zaman dahi tesirlerinin devam etmesidir.[18]

Herhangi bir dilin yabancı etkilere gösterdiği mukavemet, eriştiği kültür seviyesinin derecesine göredir. Kuvvetli ve yüksek bir kültürle temellenmiş olan bir dil, maruz kaldığı tarihi çatışmalara rağmen -değişikliklere uğramakla birlikte- asıl hüviyetini koruyarak bugünlere kadar gelmeyi başarabilmektedir. Mustafa Şekip Tunç, bu dillere Yunanca, Latince, Arapça, Farsça ve Türkçeyi örnek göstermektedir. Bir imparatorluğun oldukça yüksek bir kültür seviyesine ulaşmış olan Latince, asırlarca yaşadıktan sonra Cermen göçleri sonunda yavaş yavaş konuşulmayıp sadece yazılan ölü bir dil haline gelmiştir. Yunanca maruz kaldığı çatışmalara rağmen değişikliklere uğramış ancak asıl kimliğini korumuştur. Farsça, Arapça, Türkçe için de aynı şeyler söylenebilir. Çünkü bu diller de tarihin maceralarını, asıllarını ve canlılıklarını koruyaraktan atlatmaya muvaffak olmuş bahtiyar diller arasındadır.[19]

Yabancı dillerin ana dilimize olan etkilerini daha iyi anlamak için Tanzimat’tan sonraki Türkçe’nin düşünüş ve mantık farklarına dikkat etmek yeterlidir. Hatta daha ileri giderek bir ‘Aşık Paşa Tarihi’ ile bir ‘Naima Tarihi’ni ve bir de Namık Kemal’in ve nihayet Yusuf Akçura’nın tarihi yazılarını karşılaştırırsak aradaki büyük farkların sadece üslup ve eda farkları olmayıp düşünüş ve mantık farklarını ifade eden birtakım cümle yapıları farkları olduğunu görürüz. Bütün bu farklar, Arap, Fars ve Avrupa dillerindeki düşünüş farklarının Türk diline yaptığı tesirden gelmektedir. ‘Aşık Paşa’da ve Beyazıt’a gelinceye kadarki eserlerde mevcut olmayan Arap ve Fars dillerinin etkisi gitgide artmış, Tanzimat hareketiyle başlayan Avrupa dillerinin etkisiyle yeniden başkalaşmıştır.

Yabancı bir dil öğrenmenin de kültürle çok yakın ilişkisi vardır. Yabancı dil öğrenmek sadece bir hafıza meselesi değildir. Her yabancı dil aynı zamanda yabancı bir düşünüş, yabancı bir mantıktır. Onu öğrenmek aynı zamanda başka bir düşünüşü kavramak, başka bir mantığa alışmaktır. Öğrenilen dilin kültürüyle, mantığıyla düşünmektir. Bu sebeple yabancı bir dil öğrenmek ikinci bir kafaya sahip olmaktır.[20]

-Dilde özleşme çalışmaları

Bütün diller gibi Türkçe de tarihi seyri içerisinde -“Eski Türkçe”, “Orta zaman Türkçesi” ve “Yeni Türkçe” gibi- bazı safhalar geçirmiştir. Bir orta zaman ve İslami imparatorluk Türkçesi olan Osmanlıca Türkistan’dan Akdeniz kıyılarına, Viyana’ya kadar giden ve bütün İslam memleketlerini kuşatan bir dildir. Osmanlıcayı Türkçeye aykırı ve yabancı bir dil olarak görmek, ona üvey bir dil muamelesi yapmak yanlıştır. Birçok kültürle etkileşime giren bu dil tabiatıyla eski haliyle kalamayacak, yeni hal ve vaziyetlere göre şekil alacaktır.[21]

Osmanlıcaya yabancılık damgası vurarak yapılan özleşme çalışmaları yanlıştır. Halkın diline yerleşmiş kelimeler, kökeni ne olursa olsun artık Türkçeleşmiştir. Bunun aksini iddia ederek sırf Arapça veya Farsça kökenli olduğu için kelimeleri reddetmek bir medeniyet gerçeğiyle uyuşmamaktadır.

KAYNAKÇA

Altıntaş, Hayrani. Mustafa Şekip Tunç, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1989.

Tunç, Mustafa Şekip. Dil Bahsinde Er Geç Tutulacak Yol, Cumhuriyet, nr. 8582, 4 Temmuz 1948, s. 2.

Dil Nasıl Doğar?, Cumhuriyet Gazetesi, nr. 5985, 8 Nisan 1941, s. 2.

Dilimizin Geçirmekte Olduğu İç Mücadele, Cumhuriyet, nr. 8561, 12 Haziran 1948, s. 2.

Dilin İçtimai Yahut Milli Karakteri, Cumhuriyet Gazetesi, nr. 5991, 14 Nisan 1941, s. 3.

 Dilin Ruhi ve Manevi Karakteri, Cumhuriyet Gazetesi, nr. 5998, 21 Nisan 1941, s. 3.

Edebiyat Dili Davasını Herhangi Bir Dile Feda Edebilir Mi?, Cumhuriyet, nr. 8575, 27 Haziran 1948, s. 2.

İlim Dili, Cumhuriyet Gazetesi, nr. 6048, 8 Haziran 1945, s.

Yabancı Kelime Düşmanlığı, Cumhuriyet, nr. 8568, 20 Haziran 1946, s. 2.

Toku, Neşet. Türkiye’de Anti-Materyalist Felsefe, (Spiritüalizm) –İlk Temsilciler-, Beyan Yayınları, İstanbul, 1996.

[1] Neşet Toku, Türkiye’de Anti-Materyalist Felsefe, (Spiritüalizm) –İlk Temsilciler-, Beyan Yayınları, İstanbul 1996, s. 9.

[2] Hayrani Altıntaş, Mustafa Şekip Tunç, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1989, s. 1-8.

[3] Altıntaş, s. 11.

[4] Toku, s. 290.

[5] Mustafa Şekip Tunç, Dil Nasıl Doğar?, Cumhuriyet Gazetesi, nr. 5985, 8 Nisan 1941, s. 2.

[6] Mustafa Şekip Tunç, Dilin Ruhi ve Manevi Karakteri, Cumhuriyet Gazetesi, nr. 5998, 21 Nisan 1941, s. 3.

[7] Mustafa Şekip Tunç, Dilin İçtimai Yahut Milli Karakteri, Cumhuriyet Gazetesi, nr. 5991, 14 Nisan 1941, s. 3.

[8] Tunç, Dilin Ruhi …, s. 3.

[9] Tunç, Dilin İçtimai…, s. 3.

[10] Mustafa Şekip Tunç, Yabancı Kelime Düşmanlığı, Cumhuriyet, nr. 8568, 20 Haziran 1946, s. 2.

[11] Mustafa Şekip Tunç, Edebiyat Dili Davasını Herhangi Bir Dile Feda Edebilir Mi?, Cumhuriyet, nr. 8575, 27 Haziran 1948, s. 2.

[12] Tunç, Dilin Ruhi …, s. 3.

[13] Tunç, Dil Nasıl …, s. 2.

[14] Tunç, Dilin İçtimai Yahut…, s. 3.

[15] Tunç, Dilin Ruhi …, s. 3.

[16] Tunç, Edebiyat Dili…, s. 2.

[17] Mustafa Şekip Tunç, Dil Bahsinde Er Geç Tutulacak Yol, Cumhuriyet, nr. 8582, 4 Temmuz 1948, s. 2.

[18] Mustafa Şekip Tunç, İlim Dili, Cumhuriyet Gazetesi, nr. 6048, 8 Haziran 1945, s. 3.

[19] Mustafa Şekip Tunç, Dilimizin Geçirmekte Olduğu İç Mücadele, Cumhuriyet, nr. 8561, 12 Haziran 1948, s. 2.

[20] Tunç, Dilin İçtimai Yahut…, s. 3.

[21] Tunç, Dilimizin Geçirmekte…, s. 2.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir