MASA BAŞININ DAYANILMAZ ÜSTÜNLÜĞÜ

Paylaşın:

MASA BAŞININ DAYANILMAZ ÜSTÜNLÜĞÜ

Felsefe/Düşün tarihinin temel tartışma konularından biri “olan” ile “olması gereken” arasındaki mesafe yahut durumdur. Başka türlü bir okumayla, pratik ve teori olarak ayrılan felsefe/bilimin klasik dönemdeki ayrışması bu zemin üzerinden de yapılabilir; bir tarafta olan’ı araştıran ahlak, politika diğer tarafta olması gerekeni ya da ideal düzeni araştıran metafizik, matematik gibi konular bulunur.

Toplumun genelinde çoğunlukla pratik, teoriye; olan, olması gerekene, somut, soyuta öncelenir. Çünkü pratik halkın çok daha kolay tespit edebileceği, takdir edebileceği bir olgudur. Toplum nazarında sürekli kürek sallayan bir işçi, “oturduğu yerden para kazananlardan” daha kıymetlidir. Bunun gibi toplum somutu ve tikeli anlama kabiliyetine sahipken, soyutu ve tümeli oldukça zor anlar. Yine somut ve tikel elle tutulabilirken, soyut ve tümel kavranamaz. Oysa ki yine hemen hemen tüm toplumların düşünmeye değer veren münferitlerinde teori, pratikten daha üstte görülür. Zaten teori kelimesinin etimolojik yapısına bakıldığında Theoros sözcüğünden türetildiği gözükmektedir ki Theoros eski Yunan kentlerinin, kamusal şölenlere gönderdiği temsilcinin adıydı. Seyretmek, görmek ve izlemek eski Yunan düşüncesinin oldukça önem atfettiği bir eylemdi. Öyle ki; bir durum, süreç ya da olay hakkında sağlıklı kararlar verebilmek için tiyatronun içinde oyuncu olmak değil dışarıdan bakan bir seyirci olmak daha makbul kabul edilmekteydi. Dışarıdan bakanların, kendisini var olan ortamdan soyutlayanların hakikate daha yakın olduğu düşünülmekteydi. Haliyle bu durum tanrılara atfedilirdi.

Çoğu kez dikkatlerden kaçsa da bu sorun yalnızca felsefe tarihinin bir sorunu değildir. Günümüzde dahi futboldan, dine; müzikten, politikaya kadar temel çatışma alanı budur. Her mevzunun avamı bir de havas’ı vardır. Avam sürekli olarak tikelle, somut gözle görülebilir olgularla uğraşır, havas ise daha bütüncül bir yaklaşım sergilemeye çalışır. Örneğin futbolda, halk sürekli koşan, fiziksel müdahale sertliğin arttıran futbolcuları överken, taktiksel anlayışa dayalı oynayan, alan bilgisine sahip futbolcuları yuhalarlar. Genelde eleştiri “ruhsuzluk” üzerine yapılır, galip gelen taraf “masa başında” kazanmakla suçlanır, halbuki bütün oyunlar sahadan ziyade zaten masada kazanılır. Bunun gibi dinde de, Tanrı en yüksek soyutu temsil etmesine rağmen, toplumlar onu putlaştırarak en tikelde ve somutta algılamaya çalışılır. Müzikte de halk söz üzerine yoğunlaşırken, klasik bilimlerde övgüye değer olan müziğin kendisidir.

Politikaya gelince bu durum biraz da değişir. Zira, politika pratik felsefenin konusudur, ahlak/etikten ayrılamaz, hem ahlak hem de politika doğrudan eylemlere dayalıdır. Buna rağmen hem ahlakta hem politikada ideal ahlak ve ideal politik düzen filozoflar tarafından gündemde tutulur. Hatırlanacak olursa Platon’un Devlet’i ütopyayı anımsatır. Aristotales’in Politikası ise etik kitaplarının devamı niteliğindedir ve devlet adamının erdemine, yine ideal düzene odaklanır. Farabi de bu geleneği devam ettirir. Kutadgu Bilig de bu açıdan çok farklı değildir, aslında siyasi öğütleri yani ahlaki tavsiyeleri ve erdemleri içerir. Türk/Osmanlı siyaset düşüncesi de bu mirasın taşıyıcısı olmuştur. Ancak İbn Haldun burada ilk kırılmayı gerçekleştiren isimdir. İbn Haldun hem politikacı hem de teori kurgulayan bir düşünce adamı olarak, iki olguyu da değerlendirebilme şansı edinmiştir. İbn Haldun, olması gerekenden ziyade var olanı anlatmış, hem dönemine hem de kendisinden sonra gelenlere politik düzlemi bütün çarpıklarıyla gözler önüne sermiştir. İbn Haldun’un başlattığı bu kırılmayı, Machiavelli daha da derinleştirmiştir. Yaşam serencamı da İbn Haldun ile benzeşen Machiavelli, aslında kendisi Makyavelist olmayan bir politikacı ve düşünürdür. Politikanın bütün kötülükleri Machiavelli’nin üzerine atılsa da, o var olanı düzeni anlatmış, olması gereken diye bir tavsiyede bulunmamıştır. Her iki düşünür de ideal düzen çabalarına girişmemiş, modern siyasetin temellerini atmıştır. 

Olan ile olması gereken arasındaki çatışkı bizzat bireyin kendi hayatında ve kafasında da sürekli vuku bulmaktadır. Onun için pratik ile teori, saha ile masa başı, eylem ile düşünce, somut ile soyut, seyretmek ile içinde bulunmak mevzuları arasındaki meseleyi çözümlemek “iyi yaşam”ı amaçlayan herkesin boynuna borçtur. Kabul edilmelidir ki, ikinci sırada yazılanların hepsinin ilkine göre üstünlüğü ve önceliği bulunmaktadır. 

Kadir Kaan GÜLER

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir