‘KURŞUN’ KALEM, ‘TÜKENMEZ’ KALEM

‘KURŞUN’ KALEM, ‘TÜKENMEZ’ KALEM[1]

 

Kalemle başladı hayat serüvenimiz…

Altı yaşında anaokuluna gittik. Altılı ‘renkli’ kalemlerle renklendi dünyamız. Ana ve ara renklerin bu kadar güzel olduğunu bilmezdik. Hatta biri ayağımızdan tutup baş aşağı sarkıtsa, ceplerimizden renkli kelimeler dökülecek gibi olurdu. Yine de akla karayı ayırt edemedik…

Sonra sırtımızı kitaplar yüklendi. İlkokula başladık, ‘kurşun’ kalemlerle yaralandık! Anladık ki bazı yaralar anne öpücüğüyle iyileşmiyormuş.

Sonra ortaokul… ‘Tükenmez’ kalemin tükendiğini babamızın maaşı bitince farkına vardık. Ama dertlerin tükenmediğini on üç yaşına girince anladık.

Aradan yıllar geçti. Erkekler kravat taktı, kızlar flar… Erkeklerin joleli saçlarını ve gevşek kravatlarını, kızların ise gömlek iliklerini yarıya kadar açıp mahremiyetten uzak bir hayat benimsediğini ilk defa lisede görmüştük…

Lisede başlamıştık ‘uçlu’ kalemlerle uç şeyler düşünmeye… Darmadağın bir dünyamız vardı. Uç boyuttaki hayallerimizin hiçbiri olmadan üniversiteye başladık… ‘Pilot’ kalemleri ne kadar kullansak da üniversitede, hayallerimizi uçuracak pervaneleri döndüremeyecek kadar kabiliyetsiz olduğunu bir kez daha hüzünle kabullenmiştik.

Ne geldiyse başımıza bu kalemlerin yüzünden geldi işte. İyi ya da kötü…

Bu kalemlerle öğrenciler öğretmen oldu. Kiminde bu kalemler hakkı anlatan manevi bir el oldu kiminde ise kanlı mürekkepli kalemlerle yazı yazan bir el oldu. Kimisi mekteplerinde abdestsiz derse girmeyip ilmin kudsiyetini aşıladı talebelerine, kimisi ruhsuz, şuursuz bir nesil yetiştirmek için çaba sarf etti.

Sonra ülkemde bir şikâyet bir vaveyla! Mektepliler maneviyatsız, mektebe gitmeyenler de başıboş dediler. Derin bir hasret yaşadık yıllarca. Ne öğretmenlerimiz ecdadımızı anımsatıyordu ne de yetiştirdiğimiz zanaatkârlar ahireti düşünerek mesleklerini icra ediyorlardı.!

Artık bir dâvamız vardı. Türkiye’ nin Maarif Dâvası…

“En aşağı üç asırdan beri sarp kayalara çarpa çarpa harap olan maarif gemimiz, bugün kırık dökük bir tekne gibidir. Ancak büroya memur, eski tabiriyle kalem efendisi yetiştiriyor. Bugün talebelik206. artık ilim yolculuğu değil, diploma avcılığıdır.

Muallimlik ise ne bir iman ve irşat yolu, ne de fikir ve kültür otorite merkezidir. Hatta bir meslek bile değildir. Sadece küçük bir memuriyettir. Muallim örnek adam da değil, boynu bükük bir memur, salâhiyetsiz bir öğretici, müdürün emrinde çalışan bir baremlidir.

Mektebe gelince; o artık bir mâbet, ne yuva, ne de ocaktır. Sadece ders odalarının bütününden ibaret bir devlet dairesidir. Biraz da kulüp, sahne, yardım müessesesi, kahve ocağı ve alışveriş yeridir.”[2]

Mekteplerin okullara, medreselerin üniversitelere, hocaların öğretmenlere dönüşmesiyle bir kaos yaşandı millet ruhunda. Ne maziden tam kopabildik ne de çağdaş, aydın, münevver denilen zihniyete sahip olabildik.

Gözleri âmâ, kalp gözü açık mütefekkir Cemil Meriç ise duygularını şu şekilde ifade ediyor:

‘Ne bekliyordun? Medresenin dâvâları vardı. Üniversitenin yok. Medresenin kökleri vardı, temelleri vardı, dalı, çiçeği, meyvesi vardı, üniversitenin yok. Samimiyeti vardı, sıcaklığı vardı. Üniversitenin yok. Cevdet Paşa’yı medrese yetiştirdi. Üniversite Özcan’lar yetiştiriyor. Nesillerin idrakten mahrum edildiği, şuurdan iğdiş edildiği bir ameliyathane, bir büyücü kazanı, bir darülaceze… Bütün felaketlerimizin senaryosu orada hazırlandı. Bina değil sanki. Memleketi için için yiyen ur. O Babil kulesinde kapıcıdan başka hürmete lâyık canlı yok. Edebiyat Fakültesi’nde bir mezun iki yüz doksan bin liraya mal oluyormuş. Tımarhanede kendimi çok daha rahat hissedeceğimden şüphe etmiyorum. Muhakkak ki oradakiler daha dost, daha vatanperver.’

“Kendimizi bilmediğimiz için dünyayı anlamıyoruz.”[3] diyor Ahmet H.Tanpınar. Sahi biz kimiz? Biz, bilge insan Nasrettin Hoca’nın merkebini, ütopik Noel Baba’nın ren geyiğine değişen bir nesiliz. Hassas kalpli, çubuktan var olmuş Cin Ali’yi, kalpsiz tahtadan Pinokyo’ya; Barbaros Hayrettin Paşa’yı, kaptan Sindbad’a; dağlarımızda, kırlarımızda oynayan Ayşegül’ü, bize yabancı olan Heidi’ye; gücünü Allah’tan (c.c) alan yiğidimiz Delibalta’yı, Roma’nın Tanrısı Herkül’e değişen bir neslin temsilciyiz…

Ve Tanpınar kendini tanımayan nesillere sesleniyor: “Hiç kendini denemeyecek misin? Ne olduğunu, kim olduğunu öğrenmeden mi öleceksin.”[4] İnsan kendini nasıl tanır peki?

Bir otobüs yolculuğunda, kitabımın (Özlenen Anne Beklenen Kadın) kapak resmine dikkatlice bakan beyaz tülbentli, yaşlı bir teyzeye uzattım kitabımı. Sonra Peygamber cümlesini söyledi: ‘Ben okuma bilmem ki! ‘ Kapağa baktı: Bu kapı tokmağı eskiden hanımlar için özel yapılırdı, dedi. Kapı çalınınca anlardık ki tokmağı vuran ‘kadın eli’…                                                                                               

Oysa yaşlı teyze, çoğu gencin okuyamadığını okumuştu ! Beyaz tülbentli aydın insanlar da oluyormuş demek ki! Yani etrafını aydınlatan, kendini tanıyan…

Yine seyahatlerimin birinde yanıma bir genç oturdu. Aynı istikamete gidiyorduk. Hemşehrimmiş aynı zamanda. Lise mezunu olan bu genç, arkadaş vesilesiyle iş bulmuş ve bir tesisin fırınında işçi olarak çalışacakmış. Neden okumadığını sordum. Ben millî güreşçiyim dedi. Türkiye’de ve yurt dışında lise düzeyinde birçok dereceleri olduğunu söyledi. Neden beden eğitimi öğretmenliğini okumadığını sordum. Çünkü matematikten anlamıyorum dedi…

Sonra içimdeki göçebe bir hayat mola verdi. Şehrimizin uzaktan görünen minare ışıklarına bakarak… Akabinde kalbi bir dua: “Rabbim! Denizin feneri dalgaları, minarenin ışıkları şehirleri, nur yüzlülerin simaları gönülleri aydınlattığı gibi, bize aydın insanlarla aydınlanmamızı nasip eyle! Amin…”

İşte böyle bitti kalemle, kâğıtla hayat serüvenimiz…

Ahmet KILIÇ

 

 

[1] Ahmet KILIÇ, Dokunmatik Duygular, Akis Yayınları, İstanbul 2018, s.

[2] Nurettin Topçu, Türkiye’nin Maarif Davası, 10.Baskı, Dergah Yayınları, İstanbul 2014,s.86.

[3] Ahmet Hamdi Tanpınar, Mücevherlerin Sırrı, YKY Yayınları, İstanbul 2002,s.9.

[4] Ahmet Hamdi Tanpınar, Sahnenin Dışındakiler, Dergah Yayınları, İstanbul 2003,s.10.

Yazımızı sosyal medyada paylaşın:
0

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir