KAYBETMENİN FELSEFESİ

Paylaşın:

            KAYBETMENİN FELSEFESİ

Bir zamanlar bir fırtına koparan bir nesil biliyorum. İnanmış bir nesil; İnanmış çünkü Tanrı’nın onlara verdiği tüm dünya nimetlerini ve sayılı ömrü inandıkları yolda harcayan bir nesil. İnandıkları şey aslında şuan da onların yolundan devam edenlerin anladıklarından, idrak ettiklerinden biraz farklı. Ne demek istiyorum biraz daha açayım; Türk Dünyasını bir çatı altında toplamaya inanan bir nesildi bu ama bilmiyorlardı, onlar temiz bir kalp, sahih bir niyetle yola çıktılar evet ama yöntemleri inançları kadar kuvvetli değil. Bir örnek vermek gerekirse 70’li yılların en ateşli gençlerinden, bu gün devleşmiş bir ağabeyimizin bir sohbette aynen şöyle dediğini duydum; ‘’Biz Turancılığı, Ülkücülüğü okuyarak değil bir sosyal refleks olarak seçtik. Nitekim Türk Dünyasını bir araya getirmeyi de uzak diyarlarda kimsesiz kalmış kardeşlerimizi de bu ülkeye getirip ekmeğimizi bölüşmek olarak biliyorduk.’’ Bu demek oluyor ki hareketin başlangıcında, başladığı yerde veyahut başlatan kişilerde sorun yok. Sorun yöntemde de değil, sorun bilgisizlik, anlamamak, bilmemek, dünyayı okuyamamak.

Bu yazının başlığını ‘’İNANMANIN FELSEFESİ’’ koymuyor olmamın nedeni; Bize bizde olmayan şey lazım, bize bizde daha önce söylenmemiş olanları söylemek gerek, bize geçmişin hamasetle övmek değil geçmişi tenkit edip bu işin nedenlerini ve nasıllarını anlamaya çalışmak gerek.

Kaybettik çünkü bizler haklı olmayı güçlü olmaktan daha etkili zannettik. Haklılığımızı ispatlamaya çalışırken güçlenmeyi unuttuk. Bir örnek vermek gerekirse aramızdan çıkmış, Türkiye de tanınmış her büyüğümüz için katil, suçlu dediler. Topluma böyle anlattılar. Peki biz ne yaptık? Bizim verdiğimiz mücadelenin haklılığını anlatmaya çalıştık. Evet, o zaman yapılması gereken şey o idi ama orada kaldı. Üstüne medya kuramadık, Türkiye de okunan bir gazetemiz olmadı, Ulusal bir medya gücünü oluşturamadık. Bizde bunlar olmayınca onlara şunu soramadık; Madem bizim içimizde şu kişi şöyle katil, bu kişi böyle cani, peki o zaman 1968’den 1984’e kadar şehit edilen ülkücülerin katili nerede? İşte mesele bu soruyu soracak bir söze sahip olmadık. Elbette bunun birçok sosyolojik nedenleri var. Bir tanesini söyleyeyim; O günün milliyetçi kadroları ayağı çarıklı, başı dik, alnı açık Anadolu Çocukları oluşturuyordu. Yani kadrolarımız elitist ve entelektüel kadrolar değildi. Zaten ülkünün gelecek yüzyılını şekillendirecek çocukları da bir bir şehit ettiler. Adeta ideolojik bir soykırıma maruz ettiler.

Tabii bu durumun ortaya çıkmasında inanılan ideolojilerin kültürümüze ve  dinimize olan yakınlıklarının ve uzaklıklarının da etkisi var. Milliyetçiliğin bir yerde Anadolu insanın yapıp etmelerinin kağıda dökülmüş hali olması nedeniyle kırsal kesimde ki Anadolu insanının bu görüşü sahiplenmesi kolaylaştı.

Kaybettik ama neyi? Söyleyelim; Verdiğimiz şehitler bu yüzyılı Türk Çağı yapacak nitelikte, çalışkan, karakterli ve inançlı kadrolardı. Bir defa şunu bilmek gerekir ki bu bizim neredeyse baştan başlamamıza neden oldu. Kaybettiğimiz bir diğer şey ülkenin siyasi iktidarında ve bürokrasi kadrolarında en az yarım asır hizmet edecek kadrolar. Sokakları, mahalleri üniversite kürsülerine tercih ettik. Seçim sandıklarını fakülte sıralarına, seçim afişlerini dünya klasiklerine tercih ettik. Kaybedilenlerin en vahimi ise öz eleştiri yapma mekanizmamızı kaybettik. Bundan öncekileri başkaca birçok nedenle kaybettik ama öz eleştiri mekanizmasını kaybetmemizin müsebbibi tamamen hareketimizin iç dinamikleridir. İşte bu yüzden bunu geri yerine koymak zor oluyor. Bunu nasıl mı kaybettik? Cevap çok açık geçmişin kahramanlıklarını anlatarak geçmişte yapılan her hareketi kutsamak, geçmişten gelen herkesi kutsamak işte bu bizim eleştiri mekanizmamızı yok etti. Geçmişi gereksiz kutsamak ve putlaştırmak zamanında tüm dünya düzenine baş kaldırmış bir neslin devamı olan bizleri o nesle karşı itaatkar yaptı ve o neslin zamanına sıkıştırdı.

Bu yazıda tüm bu anlatılanlara bir çözüm önerisi sunmayacağım. Çünkü sorunu çözmenin ilk şartı sorunu kabul etmektir. Şimdi yapılması gereken inançlarımızı değil; Yöntemlerimizi, bilgimizi, tekniğimizi sorgulamak. Ortada bir sorun var demek, diyebilmek. İşte bunu dedikten sonra düşünmek, harekete geçmek ve çözüm yolları aramak mümkün olacaktır.

Son söz; Sizlerden iki şey istiyorum; Birincisi şunu sorun kendinize, biz bu kadar iyi işler yaptık, bu kadar çok çalıştık, bu kadar çok doğru işler yaptık, o zaman neden kaybettik, neden bu haldeyiz veyahut bu kazanmış halimiz mi? İkincisi; Gelin hep birlikte KAYBETTİK diyelim. Ondan sonra ağabeylerimizin yaptığı gibi bir ekmeği bölüşüp, her şeyden çok inandığımız ve dünyayı içerisinde bulunduğu bu durumdan çıkartacak en adil en iyi en güzel bu davayı ayağa kaldırmak için çalışalım.

Şahin ALTINTAŞ

One Reply to “KAYBETMENİN FELSEFESİ”

  1. Tam da bu diyebileceğim bir yazı….
    İki cümle de ben den olsun
    Ülkücüler gerektiğin de ön plana çıkan yardımcı kuvvet olarak görülüyor.
    Ana kuvvet olabileceğine kendileri bile inanmıyor.Bu insanları aynı çatı altında tutmakta çok zor çünkü siyaset cambazlığı yapamıyorlar .
    (( Aramızda kalsın biraz da aksi ve inatçı lar…))

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir