İSTANBUL SÖZLEŞMESİ VE SÖZLEŞME ÜZERİNE BAZI DEĞERLENDİRMELER

Paylaşın:

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ VE SÖZLEŞME ÜZERİNE BAZI DEĞERLENDİRMELER

                                                                                                                                                             *Feridun ESER

İstanbul Sözleşmesi nedir?

İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen metnin, asıl adı ‘‘Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi’’dir. Adından da anlaşılacağı üzere bu sözleşme, Avrupa Birliği’nin, Avrupa Konseyi’nin üye ve üye olmak isteyen ülkelerden kabulünü ve uygulanmasını istediği bir sözleşmedir, hukuki bir sözleşmedir; bağlayıcılığı vardır. Sözleşme, kadına yönelik şiddeti ve ayrımcılığı ve aile içi şiddeti önlemeye yönelik uluslar arası ilk sözleşme olarak tanımlanmaktadır.

Sözleşme, 11 Mayıs 2011’de ilk olarak İstanbul’da imzaya açıldığı için Türk kamuoyunda ‘‘İstanbul Sözleşmesi’’ olarak adlandırılıyor. Bu sözleşmeyi ilk kabul eden, imzalayan ve onaylayan ülke Türkiye’dir; sözleşme, zamanın Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tarafından imzalanmış; 14 Mart 2012’de TBMM tarafından kabul edilmiş, onaylanmış, ülkemizde hukuki uygulama imkanına kavuşmuştur.

Anayasa m.90 uyarınca, İstanbul Sözleşmesi kanun hükmündedir. Bunun hakkında, Anayasa’ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurulamaz. İstanbul Sözleşmesi ile kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nede­niyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda, İstanbul Sözleşmesi hükümleri esas alınır. Buna göre İstanbul Sözleşmesi hükümleri, yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır.

Sözleşme, kabul eden ülkelere bazı yükümlülükler getiriyor. Buna göre devletin, tüm organlarıyla, sözleşmede yer alan hükümleri uygulamaya çalışması gerekir. Sözleşmeyi kabul eden devletler, sözleşmenin uygulanması için mali kaynak ayırmak, politikalar üretmek, ilgili birimler kurmak, incelemeler yapmak ve buna ilişkin eğitimler vermekle yükümlüdür. Devlet, bu sözleşmenin uygulanması için finansal kaynak ve insan kaynaklarını tahsis edecek, harekete geçirecek, bunu sağlamaya destek veren sivil toplum kuruluşlarına izin ve destek verecektir.

Avrupa Parlamentosu, zaman zaman sözleşmeyi kabul etmiş ülkelerden sözleşmeye uygun davranmalarını istemekte, bu yönde çağrılarda ve uyarılarda bulunmaktadır. AP’nin isteğine ve çağrılarına rağmen sözleşme, bazı AB üyesi tüm ülkeler tarafından uygulanmamaktadır; örneğin Macaristan ve İngiltere, sözleşmeyi kabul etmelerine rağmen uygulamaya koymamışlardır.

İstanbul Sözleşmesi Üzerine Bazı Değerlendirmeler:

Sözleşme, genelde Türk aile yapısına, Türk kültürüne ve inançlarına, özelde Türk kültürünün kadın ve erkeğe ilişkin algı ve değerlerine, Türk kültüründe kadın ve erkeğe yüklenen rollere ve konuma müdahale etmekte, bunları değiştirmekte, yeni bir şekil vermektedir. Evrensel barış için toplumlar arasındaki kültürel farklara saygılı/ hoşgörülü olunması gerekirken bir kültürün (Avrupa Kültürünün) diğerine şekil vermesi, onu başkalaştırması, farklı hükümler dayatması kabul edilemez; bu, doğal olarak tepki ve direnç doğurur.

Sözleşmenin İngilizce metni ile Türkçe’ye çevrilen metin arasında bazı ufak ama ciddi rahatsızlığa ve tepkilere yol açacak farklar vardır. Örneğin sözleşmenin İngilizce metninde ‘‘partner’’ olarak geçen sözcük, Türkçe’ye ‘‘eşler’’ olarak çevrilmiştir; anlam bakımından ‘‘partner’’ ile ‘‘eşler’’ sözcükleri, aynı değildir ve bu, ciddi bir rahatsızlık ve tepki doğurmaktadır. Partner, ‘‘eşcinsel’’i de kapsayan, aynı cinsten de olsa ‘‘birlikte yaşayan kişiler’’i kast eden bir sözcüktür.

Sözleşme, ‘‘aile’’ye toplumsal cinsiyet eşitliği açısından bakmakta, ‘‘aile’’yi cinsiyet eşitliğine göre yeniden yorumlamakta, tanımlamakta ve konumlandırmaktadır. Toplumsal cinsiyet, toplumun her bir cinsten beklediği, kültür tarafından belirlenmiş olan davranışlar demektir; sözleşmede cinsiyete ilişkin rollerin geleneklere dayandığı, toplumun ve kültürün dayattığı roller olduğu söylenmekte ve buna itiraz etmektedir. Binlerce yıldır uygulana gelmekte olan kadın ve erkeğe ilişkin roller ve değerler, bir kenara itilmektedir.

 Sözleşmeye göre ‘‘aile’’ olmak için aynı evi paylaşıyor olmaya ve/ya evli olmaya, farklı cinsten kişiler olmaya gerek yoktur. Bu, ‘‘aile’’nin yeniden tanımlanması, ‘‘aile’’ye yeni bir biçim verilmesi, ailenin şekil ve yapı bakımından değiştirilmesidir; yüzyıllardır süregelen ‘‘aile’’nin görmezden gelinmesi, yok sayılması, ortadan kaldırılmasıdır. Bu, eşcinsel evliliklerin önünü açmak, eşcinsel ilişkileri ve aile (?) tipini meşrulaştırmaktır; gelenekler ve inançlar açısından bu, sapkınlıktır, toplum açısından felakettir, tehlikedir. Sözleşme açıkça LGBT olarak tanımlanan grubu, resmi koruma altına almakta, LGBT’ye saygı duyulmasını, kabul edilmesini istemekte; LGBT, sözleşme ile yasal, meşru hale getirilmektedir.

Sözleşmede yer alan ‘’kadın’’ ifadesi, madde 3/f bendine göre, ‘‘18 yaşın altındaki kızları’’da kapsamaktadır. Bu hali ile sözleşme, ‘‘pedofili’’ye geçit vermekte, çocuk seksine, çocuğun cinsel hayatına, tercihlerine karışılamaz anlamına gelmektedir; çocuk evliliğine karşı çıkan bazı çevrelerin buna sessiz kalması manidardır, çelişkidir. Bu durum, ayrı bir tehlikedir; farklı sakıncalar doğurur.

Madde 4/3’de cinsel yönelimlere saygı duyulmalı, cinsel yönelimlerinden dolayı kişilere ayrımcılık yapılmamalı hükmü var. Sözleşme cinsiyet ayrımcılığına neden olan törelerin, geleneklerin, önyargı ve uygulamaların ortadan kaldırılmasını, ‘’kökünün kazınmasını’’ istiyor. Bu, açıkça ve doğrudan milli kültüre, geleneklere ve inançlara şekil verme, milli kültürü ve inançları yok sayma, ortadan kaldırma ve/ya değiştirme girişimidir. Hatta sözleşmede devletin bu konuda tedbir alması, devlete vatandaşlarına sözleşme içeriğine uygun eğitim vermesi görevi yüklenmektedir.  Madde 14/ 1 sözleşme kurallarının, yaygın eğitimle bireylere kazandırılmasını istemektedir.  Nitekim Milli Eğitim Bakanlığı, sözleşme gereği pilot bölgelerde ‘‘Eğitimde Cinsiyet Eşitliğini Sağlama Projesi’’ (ETCEP) kapsamında okullarda eğitimler vermeye başlamış, ders kitaplarının içeriği buna göre düzenlenmiş, öğrencilere kazandırılması gereken davranışlar buna göre belirlenmiştir.  Toplumsal cinsiyet eşitliği projesi ile yüzyıllardır süregelen kadın, erkek rollerinin değiştirilmesi, cinsiyet eşitliğini sağlama amacıyla Türk toplumuna ve kültürüne yabancı, yeni tip kadın ve erkek rollerinin yerleştirilmesi amaçlanıyor.

Sözleşmenin iki ayrı maddesinde, 12/5.  ve 42.maddelerinde, Türk toplumunun ve Türk kültürünün,  çok değer verdiği, önem atfettiği ‘‘namus’’ kavramı, ‘‘sözde namus’’ şeklinde yer almaktadır. İfadenin bu şekli, ‘‘namus’’un hafife alınması, küçümsenmesi, önemsenmemesi anlamına gelmektedir. Bu Türk kültürüne, Türk yaşam tarzına alaycı, küçümseyici bir yaklaşımdır; namus gibi kutsal sayılan bir geleneksel değerin örselenmesine yol açar. Türk toplumu, Türk kültürü, bu ifadeyi kabul edemez. Namusa, ‘‘sözde’’ yakıştırması, Türk kültürüne ters, aykırı bir tavırdır.

Madde 12/1, ‘‘taraflar (devletler), kadınların ve erkeklerin toplumsal olarak belirlenmiş rollerine dayalı önyargıların, törelerin, geleneklerin ve diğer uygulamaların kökünün kazınması amacıyla kadınların ve erkeklerin sosyal ve kültürel davranış kalıplarının değiştirilmesine yardımcı olacak tedbirleri alacaklardır’’ demektedir. Binlerce yıldır cinsiyetlere yüklenen anlam ve rolleri değiştirmek, toplumda ve ailede eşitliği sağlama amacı altında karmaşaya, yeni tartışmalara hatta çatışmalara yol açabilecektir.

 Nihayetinde sözleşme, cinsiyet eğilimleri ve davranışları ile yeni bir insan tipinin üretilmesine alan açmaktadır; belki de insanlık tarihinde yeni bir döneme girilmekte; kadın ve erkeğe, aileye ve topluma yeni bir istikamet gösterilmektedir. Sözleşme ile yüzyıllardır süregelen cinsiyet rolleri bir kenara itilip kadın ve erkeğe, yeni roller biçilmektedir. Bu uygulamaların etkisiyle cinsiyet rollerinde bir karmaşa ve yakınlaşma oluşacak; kadın, erkeksileşebilecek; erkek, kadınsılaşabilecektir.

Sonuç:

İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen sözleşme, seküler Avrupa kültürüne ve toplum yapısına göre hazırlanmış, Türk toplumunun milli ve manevi kültürüne aykırı hükümler içermekte, Türk kültürünün sapkınlık olarak gördüğü durumları, yasal koruma altına almakta ve meşrulaştırmaktadır. İstanbul Sözleşmesi, bu sebeplerle eleştirilmekte ve kabul görmemektedir. Bu kapsamda sözleşme, Türk toplumunu Avrupa’nın kültürel hegamonyası altına alma, Türk kültürünü yozlaştırma, aile yapısını bozma girişimi olarak görülmektedir.

Sözleşme, kadına yönelik şiddeti ve aile içi şiddeti, kadına yönelik ayrımcılığı ortadan kaldırma amacı güderken beraberinde eşcinsel eğilim ve ilişkilere meşruiyet kazandırmaya yönelik hükümler içermektedir; asıl itiraz noktası burasıdır.. Kadına yönelik şiddeti ve aile içi şiddeti önlemeye yönelik tedbir ve kurallara vicdan sahibi kimse itiraz etmez, edemez; ancak LGBT gibi normal olmayan, sapkınlık olarak görülen eğilimleri meşrulaştırma, yasal hale getirme çabalarına itiraz edilebilir, edilmelidir; bu iki tavrı, birbirinden ayırmak gerekir. Eşcinsel vs sapkın ilişkileri ve eğilimleri meşrulaştırma çabası, aileye zarar veren, aileyi ortadan kaldırabilecek bir gidiş olur. Binlerce yıldır süregelen ailenin tanımını ve yapısını, yerleşik cinsiyet rollerini değiştirmek, ailevi ve toplumsal açıdan ciddi sorunlar çıkaracaktır; buna göz yumulması, izin verilmesi ailenin, toplumun ve insanlığın huzuru ve geleceği açısından tehlikelidir.

Kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddet artmaktadır; bu, kabul edilemez. Kadına yönelik şiddet, insana yönelik şiddettir; şiddetin sebepleri bulunmalı ve gecikmeksizin giderilmelidir. Buna ilişkin hukuki düzenlemeler, Türk toplumunun milli ve manevi değerlerine uygun yapılmalıdır. Buna imkan ve kabiliyetimiz vardır. Türk toplumunun ve kültürünün, Türk aile yapısının, aile içi ilişkilerin ve cinsiyet rollerinin Avrupa değerlerine, Avrupa hukukuna göre biçimlendirilmesi kabul edilemez.

Madde 80 – ‘‘Sözleşmenin feshi kapsamında taraflardan (devletlerden) herhangi biri, Avrupa Konseyi Genel Sekreterliği’ne başvurarak bu sözleşmeyi feshedebilir’’ hükmü gereğince İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesi ve kültürümüze, değerlerimize göre/ uygun yerli ve milli, hukuki bir düzenleme yapılması gerekir. Gösterilen tepkilere, yapılan uyarı ve değerlendirmelere rağmen sözleşmenin uygulamadan kaldırılmaması toplumda ayrı bir rahatsızlığa yol açmaktadır.

                                                                                                                                                     *Feridun ESER

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir