İ’lay-ı Kelimetullah İçin Nizam-ı Âlem Ülküsü’nün Felsefi Arka Planı

Paylaşın:

İ’lay-ı Kelimetullah İçin Nizam-ı Âlem Ülküsü’nün Felsefi Arka Planı

Dr. Enver DEMİRPOLAT

Ortaasya coğrafyasına tarihi perspektiften bakılacak olunursa, temel olarak Türkler, Moğollar ve Çinliler gibi belli başlı kavimlerin varlığı hemen dikkat çeker. Bu kavimlerden sadece Türkler ana yön olarak batıyı seçmiş ve kitleler halinde bir göç başlatmışlardır. Kaynaklar, kavimler göçünün nedenleri arasında kuraklık, savaş, yeni yurtlar edinme vs. gibi gerekçeleri sıralar.[1] Bu nedenler bize göre ana etkenler olmayıp tali etkenler olarak bir noktaya kadar belki doğru olabilir. Çünkü göç eden kavimler mercek altına alındığında asıl nedenlerin bunlar olmadıkları, geri planda daha başka önemli bir nedenin yattığı kendini belli eder.

Göç eden kavimlerin büyük çoğunluğunun Türkler ve akraba topluluklar olması, Moğollar ve Çinlilerin genellikle göç etmeyip kendi coğrafyalarında kalmaları iki İhtimâli de beraberinde getirmektedir. Ya Türkler, Çinliler ve Moğolların baskısından yılarak kadim yurtlarını değiştirmeye karar verdiler, ya da gerçekten bir kuraklık söz konusudur. Her iki ihtimal de tarihe göz atıldığında geçerliliğini önemli ölçüde kaybeder. Çünkü Çin Seddi’nin, Türk baskısından korunmak için yapıldığı gerçeği açıkça ortada durmaktadır. Moğolların tarih sahnesine devlet olarak çıkışı ise pek nadirdir. Kaldı ki Türkler ve Moğollar, Orta Asya’da iç içe yaşamanın getirdiği bir konumdadırlar.

Öyleyse Türkleri ata yurtlarından hep batıya yönelten sebep ne olabilir? Onlar Ortaasya’dan Avrupa ve Anadolu’ya yönelirken hiç mi kurak olmayan yerler bulamadılar? Çin gibi nüfusu oldukça kalabalık bir millet göç etmeyip yerinde dururken, Türkleri buna iten sebep ne olabilir? İşte bizce üzerinde asıl düşünülmesi ve açıklanması gereken soru kanaatimizce budur. Türk’ün şuur altında yatan bir hedef, bir ufuk, bir ülkü olması gerekmektedir. Bu hedef, ufuk ve ülkü, mutlak surette yüzyıllarca süren bir ilmi ve felsefi birikimin sonucu olsa gerektir.

İlim ve hikmetin en eski kaynağının kutsal kitaplar, dolayısıyla peygamber öğretisi olduğu gerçeğinden hareket edecek olursak[2] hemen şu soruyu sormak gerekir. Türklerin bir peygamberi var mıydı? Onlara bu kutsal hedefi, ufuk veya ülküyü veren kimdi? Bu soruları çoğaltmak pekâlâ mümkündür.

Biz, Türkmenler ve akraba topluluklarının bu kutsal göçlerinin temel nedeninin Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi[3] olduğu kanaatini taşımaktayız. Gerçek nedeni bu fikri irdeleyerek bulabiliriz diye düşünmekteyiz. Öyleyse bu kutsal hedefin temelinde bir bilge kişilik veya bir peygamberin olması söz konusudur. Bu kişilerin kimler olduğu hakkında var olabilecek cevapları bize göre üç ihtimalde aramak mümkündür.

a-Kur’an’da da buyurulduğu gibi Allah, bütün milletlere peygamber göndermiştir.[4] Dolayısıyla Türklere de bir elçi gelerek bu kutsal hedefe kaynaklık teşkil edip yöneltme ihtimali söz konusu olabilir.[5]

b-Zülkarneyn’in bu bölgelere kadar gelerek dünyaya hükmetme hedefini anlatıp tebliğ etme ihtimali olabilir.

c-Hz. İbrahim’in İshak ve İsmail dışındaki oğullarından bir veya birden fazlasının buralara Hz. İbrahim tarafından gönderilmesi ve bunların Horasan’a gelip, Türkler ile karşılaşması[6] düşüncemize kanıt olması açısından bir ipucu olabilir.

Yukarıda zikredilen üç ihtimalin hangisi doğru olursa olsun önemli olan söz konusu cihan hâkimiyeti adı verilen kutsal ülküye rehberlik edilip referans olunmasıdır.

Türklerin dini inançlarına bakıldığında ana kütleyi oluşturan grubun “Gök Tanrı” inancını benimsedikleri görülmektedir.[7] Türklerin, tarihte uzun bir süre, sınır boylarında diğer din ve topluluklar ile temasta bulunan kısmı hariç tutulacak olursa hep Gök Tanrı inancını koruya geldikleri görülür. Tek Tanrı inancına dayanan dinlerle temelde fazla bir farklılık arz etmeyen Gök Tanrı İnancı, onların İslam ile daha kolay uyum sağlamalarına da sebep olmuştur. Zira Türkler, İslam’ı bir dayatma veya baskı sonucu değil, bilakis kendi inanç sistemleriyle benzerlik gösterdiği için kolayca benimsemişlerdir.[8]

Türklerin Alp-Erenlik ruhunu benimseyip yaşatmalarının temelini oluşturan nedeni bize göre burada aramak gereklidir. Bu ruhu öldüren ve öz bünyeye aykırı olan Maniheizm, Konfüçyanizm vs. gibi dinleri kısa zamanda terk etmelerinin arka planında da yine Cihan Hakimiyeti fikrinin var olduğunu düşünmekteyiz. Dolayısıyla bu ruh anlayışı Türklere yeni bir ufuk, hedef ve ülkü olarak hep rehberlik etmiştir. O ufuk, hedef ve ülkü toplumsal manada kıvamını bulunca tarihi seyir içinde medeniyetler oluşturup imparatorluklar kurmak olarak kendini göstermiştir.

Türklerdeki söz konusu birikimin ürünlerinin ilk kaynağını Orhun Abideleri’nde görmek mümkündür. Daha çok ahlak felsefesi ve siyaset sanatının inceliklerinin ön planda olduğu bu abidelerin tarihlerinin epeyce eskiye dayanmaları, Türk yurtlarının ilim ve felsefe, dolayısıyla eğitim-öğretim faaliyetleri ile yoğrulmuş olduğunu gösteren kanıtlar olarak karşımıza çıkmaktadır.

Orhun Abideleri, yaşanmış ve uygulanmış bir felsefenin anıtlarını oluşturmaktadır. Yazdıranı ve uygulayanı belli olup (Bilge Kağan) anonim değildir. Nitekim Turan filozofu ve Muallim-i Sani (İnsanlığın İkinci Öğretmeni) diye bilinen Farabi’nin “Bizim dili konuşanlarda; hükümdar, filozof ve kanun koyucu aynı anlama gelir” dediği rivayet edilmektedir. Abidelerden hareketle o dönemdeki bilimsel bilgi ve teknoloji hakkında elde edilen verilere göre Türkler on iki hayvanlı takvimi kullanmışlardır.

Türklerdeki hikmet veya felsefeyi derleyen kaynaklar, genelde felsefi eserler şeklinde değil, edebi ürünler halindedir. Türklerde yazılı ve sözlü ifadeler doğruyu dile getirmekle beraber, güzele de uygun biçimde yer verilmiş, sanat yapılmış, ölçü ve uyak kullanılarak söz uzatılmamış, düşünceler kısa yoldan az ve öz olarak dile getirilmiştir.

Türkler İslam dinini kabul ettikten sonra haliyle Arap kültüründen de etkilenmişlerdir. Kurulan eğitim kurumlarının başına katı bir Arap kültür yapısını savunan Bağdat Şam ve Kahire’de yetişen kişiler getirilmiştir. Bunların söz konusu eğitim kurumlarındaki etkinlikleri sonucu Türklerde felsefi ve akli bilimler zamanla körelmiş, Gazali’den sonra ise tüm İslam düşüncesinde olduğu gibi uzun bir süre kelam ve tasavvuf ilmi disiplinlerinin bünyesi altında varlığını sürdürmüştür.

Sonuçta Türkçe eser yazdığı için okuyucudan özür dileyen ve akli ilimler ile ilgili eserlerinde “Bunlar felsefecilerin sözleri olduğundan bunlara inanmamak gerekir” diyen bilginlerin varlığı söz konusu olmuştur. Bu durumu destekleyen şeyhülislamların verdiği fetvalar ile “Hikmet-i hükümet” denilen bir çeşit yönetim gizinin de varlığı eklenince durumun ulaştığı boyutun büyüklüğü daha iyi anlaşılır. Bütün bunlara Şia propagandasını kırmak için gerekli bir durum olarak bakmak da mümkündür. Bilindiği gibi etkin olan Şia propagandasını kırmak için Nizamülmülk (ö.1092) tarafından kurdurulan Nizamiye Medreselerinin başında var olan Eş’arilik ekolü temsilcilerinin (Gazali gibi) Türklerin itikaden benimsedikleri Maturidi ve Maturidilik’i dışlama durumuna kadar ileri gitmiştir.

Yukarıda zikredilen menfi sebepler zinciri Türklerde bir dönem Kızılelma felsefesinin önemini yitirmekle beraber aynı minval üzere yeni bir ufuk, ülkü veya hedef gösterme şansını da zora sokmuştur. Oysa İslam düşünce tarihinde kaleme alınan tabakat kitaplarına bakılınca oldukça kabarık bir Türk bilginler topluluğu karşımıza çıkmaktadır. Ancak Kur’an dilinin Arapça olması yanında halkın Arapça’yı kutsallaştırma gibi bir saplantıya düşmesi ve Arap unsuru dışındakilerin dışlanması, bu bilginlerin eserlerini kendi lisanlarının dışında Arapça olarak kaleme almalarına sebep teşkil etmiştir. Bu durum farklı bakış açılarını da beraberinde getirerek Muallim-i Salis de denilen İbn Miskeveyh gibi bilginlerin “Türkler ve zenciler de ilim ve felsefe, eğitim öğretim yoktur. Bunlar insanlık derecesinin en altındadırlar. Bunlar sadece köle gibi hizmet etmekle mükelleftirler şeklinde kanaatlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.[9]

Sonuç olarak sırtını Güneşe dönüp Allah’ın ismini yüceltmek uğruna, kısaca Âleme Nizam verme adına yola revan olan sadece Türkler ve akraba kavimler olmuştur. Zaten aynı ülkü Ortaasya’da bulunan diğer milletlerde de olsa ortak bir hareket söz konusu olabilirdi.

Gök Tanrı inancına sahip iken adı “Kızılelma” olan bu ideal, Hira-Nur Dağı’ndan esen Muhammedî meltemi soluyup Muhammedî kelamla mayalanıp İslam inancını benimsedikten sonra isim değiştirmiş ve “Nizam-ı Alem”, “İlay-ı Kelimetullah” isimleriyle ifade edilmeye başlanmıştır.

Özetle Kavimler Göçü’nün ana sebebini, Cihan Hakimiyetini sağlamak veya “İlay-ı Kelimetullah için Nizam-ı Alem” uğruna yapılan bir “Yola revan olma destanıdır” şeklinde açıklamak mümkündür.

 Dr. Enver DEMİRPOLAT

[1]           Kafesoğlu, İbrahim, Türk Milli Kültürü, Ötüken Yayınları, İstanbul-1997, s.50-55.

[2]           Harputlu İshak Hoca, Es’ile-i Hikemiyye, Ali Şevki Efendi Matbaası, İstanbul-1278, s.13.

[3]           Konu hakkında geniş bilgi için bkz. Turan, Osman, Türk Cihan Hakimiyeti Mefküresi Tarihi, Nakışlar Yayınevi, İstanbul-1980.

[4]           “Andolsun ki Biz, “Allah’a kulluk edin ve Putlardan sakının” diye her millete bir peygamber gönderdik…….” Nahl, 16/36

[5]           Kuzgun, Şaban, Hazar ve Karay Türkleri, Ankara-1993, s.122; Ayrıca bkz. Türe, İskender, Zülkarneyn, Karizma Yayınları, İstanbul-2002.

[6]           Kuzgun, Şaban, İslam Kaynaklarına Göre Hz. İbrahim ve Haniflik, Se-Da Yayınları, Kayseri-1985, s.85, 88-89, 198; Kuzgun, Şaban, Hazar ve Karay….., s.121-122.

[7]           Türklerin Gök Tanrı inancı için bkz. Tanyu, Hikmet, Türklerin Dini Tarihçesi, Türk Kültür Yayını, İstanbul-1978, s.17-30; Tanyu, Hikmet, İslamlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı İnancı, Boğaziçi Yayınları, İstanbul-1986, s.28-34; Kuzgun, Şaban, Dinler Tarihi Dersleri, Erciyes Üniversitesi yayınları, Kayseri-1993, s.56-65.

[8]           Kuzgun, Dinler Tarihi……, s.64.

[9]           İbn Miskeveyh, el-Fevzu’l-Asgar, (çev.: Mahmut Kaya), İslam Fizoflarından Felsefe Metinleri İçinde, İstanbul-2003, s.254-255.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir