İKİ DEPREM BİR HAYAT

Paylaşın:

İKİ DEPREM BİR HAYAT

 “Sene 1939, yani bundan elli üç yıl önce bir aralık ayında, birkaç otel dışında hiçbir evin çatısında kiremit yokken, kerpiç, müstakil evler boy gösterip kışın soğuğunu yavaş yavaş hazmederken gecenin bir yarısı beşik gibi sallandı Erzincan. Analar babalar çocukları kucaklayıp ne olduğunu anlamadan attılar kendilerini dışarı. Kışın ayazı tipisi bir yandan, yüreklerin ayazı ürpertiyordu bedeni. Herkes dışarı çıkmış feryat figan ediyordu. Rahmetli dedem çok anlatırdı o günleri bize çocuklar.

            Ülkemizin birçok yeri deprem bölgesidir, fakat Erzincan depreminin üzerinde durmamın nedeni; yaşadığınız yerin karnınızı doyurduğunuz yerin, yani memleketinizin geçmişini iyi bilmenizdir. Bugünlük dersimiz bu kadar, yarına ödeviniz 1939 Erzincan depremini büyüklerinize sorup güzelce öğrenmeniz. Yarın hepinize soracağım ona göre! Şunu da unutmayın çocuklar; geçmişini bilmeyenin geleceği olmaz. Sizler bizim geleceğimizsiniz, sizlere geçmişimizi anlatmak bizim borcumuz.

Gelecekteki çocuklara anlatmakta sizin borcunuz. İyi öğrenin çocuklar, atalarımızın ülkemizi ne zorluklarla ne cefalarla bu güne getirdiğini iyi öğrenin. Yarın görüşmek üzere.” Kemal öğretmen dersi bitirince birkaç dakika uzaklara daldı Selma. Derince bir iç çekişten sonra kendine geldi etrafına bakındı telaşla, hiç kimse yoktu. Ama Kemal öğretmen ona gülümseyerek bakıyordu. Selma daha çok telaşlanıp hemen kitaplarını çantasına koydu, sınıftan çıkarken Kemal öğretmen muzip bir sesle konuştu.

 “Yüzme bilmiyorsan hüzünlü hüzünlü dalmayacaksın Selma Hanım.”

Selma gülmemek için ağzını kapattı ama nafile kıs kıs güldü arkasını dönüp. Kemal öğretmen de bu kadar saf kalpli öğrencileri olduğu için şükrediyordu Allah’a, demek ki diyordu içinden hala umut var, hala ölmedi insanlık, öldürmeyeceğiz onu bu yüreği bir kuş gibi çarpan çocuklarla.

“Öğretmenim…” dedi Selma… Yutkundu…

“Efendim Selma?”

“Öğretmeniim…” deyip yine yutkundu. İçten bir gülümsemeyle karşıladı Kemal öğretmen onu. Biliyordu babasının o depremde sakat kaldığını, Selma’nın da daha doğar doğmaz hayallerinin o depremle yerle bir olduğunu. Göz kırptı Selma’ya, o da güldü Kemal öğretmene. O dönemin çocukları ne kadar içten gülebiliyorsa o kadar içten güldü. Sonra dedi ki yutkunarak:

“Ben yüzme biliyorum öğretmenim, daha doğmadan annemin karnında öğrenmişim yüzmeyi.”

Baktı Kemal öğretmene hüzünlü hüzünlü, ardını dönüp çıktı sınıftan. Gök mavisi gözlerinden akan yaşı kurulamak için elini bile götürmedi yanaklarına. Çünkü içine akıtırsa gözyaşlarını daha çok boğuluyordu. Usulca çıkıp gitti okulun kapısından, arkasında mahcup ve mağrur bir Kemal öğretmen bırakıp gitti.

Selma eve vardığında her zamankinden daha durgun ve huzursuzdu. Babası masanın başına çökmüş bir şeylerle uğraşıyordu, kızının geldiğini görünce tekerlekli sandalyesini biraz çevirdi. Selma üzerini çıkarıp makata oturmuştu, o da babasına 1939 depremini soracaktı ama çekiniyordu. Ayağını o depremde kaybetmiş ve tüm hayatı o sandalyeye bağlı kalmıştı. Ne soracaktı ki babasına, ne diyecekti. Bu konu babasının hüznünü artırmaz mıydı?

            Selma’nın babasıyla annesi severek evlenmişti. Zaten annesinin aşkına ve cesaretine hep hayran kalmıştı Selma. Sakat biriyle evlenmek ve onun kalbini kırmamak için elinden geleni yapan bir kadın… Annesinin vefatından sonra bile babası onun adını hiçbir zaman kötü anmamıştı. Hep gülümsetmişti arkasından. Gözlerini kapattı Selma bugün olanları düşünüp içini bir boşlukla doldurdu. Gerçekten yüzme biliyor muydu? Ya da yüzmeyi yeni mi öğreniyordu ? Derin bir nefes alıp arkasına yaslandı. Babası yanına geliyordu işte tam sırasıydı sormanın.

“Güzel kızımın günü nasıl geçmiş bakalım?”

 “Güzel geçti babacığım senin günün nasıldı peki ?”

 “Her zamanki baban işte kızım, masa başında gelen işlere baktım. Salih Amca’nın telefonu arızalanmış şimdi de ona bakıyorum.”

 “Babacım, bugün Kemal öğretmen bizden büyüklerimize bir soru sormamızı istedi. Fakat ben senin kalbini kırarım diye korkuyorum. Eğer kırarsam şimdiden özür dilerim olur mu?”

 “Kırmazsın güzel kızım. Annen gibi senin yüreğin de, benim kalbimi sadece siz kırmazsınız. Sor bakalım şimdi.”

“1939 Erzincan depremini araştırmamızı istedi Kemal öğretmen. O zamanlar ne olmuş, nasıl yaşanmış deprem?”

“Senin yüreğini seveyim be çocuk! O temiz, tertemiz kalbini seveyim. Aksine bu soruya sevindim güzel kızım, düşündüğün gibi kırmadı beni. Acılarımı tazeledikçe diri tutuyorum ruhumu. Uğrunda savaşacağım ‘sen’ geliyorsun aklıma, daha çok umut bağlıyorum hayata ve daha çok istiyorum yaşamayı.”

Yarım olan bacağını sallayarak ekledi:

 “Bu bacak var ya bu bacak, senin için eksiklerini tamamlayacak. Senin için senin kalbinle tamamlayacak eksikliğini. Dur anlatayım sana o geceyi, fakat duygulanıp ağlamak yok. Annene ne zaman anlatsam ağlardı çünkü.”

 “Tamam babacığım seni çok ama çok seviyorum, beraber yürüyüp koşamayabiliriz fakat umutlarımız bir seninle. Ağlamayacağım, söz!”

“O gün çok ayaz vardı Selma, akşama doğru da tipi bastı köyü. Annem içim daralıyor demişti o gün, şu kış gününde ter basıyor beni diye diye akşamı ettik. Babam kahvedeydi daha, ben altı yaşımdayım bir de ablam var yanımızda. Babam eve geldi yer yataklarını serdik ki yatalım, bu tipide birbirimiz sıcağında uyuyalım. Ablam uyudu hemen, pek yorardı annem onu tek kız olduğundan. Başını yastığa koyar koymaz uyudu, babam da dışarıda sigara içiyordu. Annem bana hikaye anlatırken lambaya bakardım, yine başladı annem hikayeye ban de sarı sarı yanan lambaya bakmaya başladım. Başladım ama lamba sallanmaya başladı aniden. Annem beni kolumdan tuttuğu gibi dışarı çıkardı. Tam içeri girecekti ablamı kurtarmaya kerpiç ev tamamen yıkıldı gitti.

 Babam beni aldı hemen kucağına, bir baktım bacağımdan kanlar akıyor. Ama ben acı hissetmiyorum, o beş dakika içinde ne bir acı var bende ne de bir ağıt. Sadece bacağımdan akan kanlara ve anneme bakıyorum. Bir türlü de unutamıyorum annemin o halini, yere oturmuş ellerini dizlerine vura vura ablamı sayıklıyordu. Köy halkı hep dışardaydı, komşularımızın yarısı göçüklerin altında can vermişti. Ablamdan geriye bir tek ismi kalmıştı ‘Selma’.”

 “Ne yani ben halamın ismini mi taşıyorum?”

“Elbette, onun anısına koyduk senin ismini.”

“Peki bacağına ne olmuş baba, nasıl bu hale

“Selmaaa kızım kaç kurtar kendini!”

“Babaaaa!”

 Kan ter içinde uyanmıştı Selma nasıl bir rüyaydı bu demeden babasını yerde gördü. Çalışma masasının altında bağırıyordu kızına.

“Selmaaaaa ! Uyan kızım kaç kurtar kendini. Çık şu cehennemden !”

 Afalladı Selma, ne oluyordu böyle? Sanki her yer sallanıyordu. Hayır, sanki değil! Gerçekten sallanıyordu. Babasına baktı tekrardan, hala bağırıyordu ona. Üzerine düşen masaya aldırmadan kızının canını kurtarması için bas bas bağırıyordu adeta. Selma düşüncelerinden sıyrılıp kendine geldi. Buradan çıkması lazımdı hemen. Ama babasını nasıl bırakacaktı orada, bu yıkımı bir daha yaşayamazdı. Buna izin veremezdi, babası yoksa o hiçti zaten koskoca bir hiç. Kalkıp babasının üzerindeki masayı ittirdi ve ona sımsıkı sarıldı.

“Çık git bu evden dedim sana Selma. Çık git bu evden beni bırak ve git!”

“Hayır baba sus artık, ya ikimiz de yaşayacağız ya ikimiz de öleceğiz. Senin ölümüne dayanamam anladın mı beni. Bir daha yaşayamam bu hüznü.”

 Selma da babası da ağlıyordu artık, babası kızının gitmeyeceğini bildiği için akıtıyordu gözyaşlarını ona bir şey olmasın diye dua ediyordu. Selma ise korktuğu için ağlıyordu, babasını ikinci kez kaybetmekten korktuğu için çıkmamıştı o evden. Baba kız sarılmış bekliyordu. Ölümü mü kurtuluşu mu bilmiyorlardı ama bekliyorlardı…

 Yarım saat sonra itfaiye ve ambulans seslerine uyandı Selma. Bir müddet gelemedi kendine, bilinci açıldığında bir sızı hissetti bacağında. Doğrulmaya çalıştı yapamadı, etrafına baktı hemen. Çadır gibi bir şeyin içindeydi. Babası geldi aklına, telaşlanıp bağırmaya başladı.

“Baba! Neredesin baba? Kimse yok mu?”

 İçeri orta yaşlarda biri girdi. Selma’nın gözü ışığa alışamadığından anlayamadı önce, sonra Salih Amca olduğunu anlayıp derin bir nefes verdi.

 “Babam nerde Salih Amca?”

 “Nasılsın Selma kızım, bacağın nasıl ?”

 “Babam nerede dedim Salih Amca, ben ona sarılmıştım en son. Ama şimdi yok!”

 “İyidir kızım iyidir inşallah.”

 “Ne demek iyidir Salih Amca. Aynı yerdeydik biz beni bulup onu bulamadınız mı yani? Haberin yokmuş gibi konuşma Salih Amca.”

 “Baban seni korumak için üzerine abanmış kızım. Tavan uçmuş herhalde üzerinize, sizi bulduklarında baygınmışsın. Bacağın masayla tavan arasında kalmış, zor güç kurtulmuşsun. Baban göçük altında ölmüş…”

 Ölmüş… Ölmüş… Bu laf çadıra çarpıp tekrar Selma’nın kulaklarına geliyordu sanki. Duyduklarına inanamıyordu, kafasına bir sürü düşünce üşüşmüştü. Ne yapacaktı bundan sonra? Tek başına nasıl tutunacaktı hayata ? Bu acıya nasıl dayanacaktı yüreği ? Gök mavisi gözlerinden yaşlar süzülürken bayıldı sedyeye.

 “Sene 1992, yani bundan yirmi altı yıl önce. Sıcak bir günün gecesinde, müstakil evlerden yeni yeni apartmanlara geçerken beşik gibi sallandı Erzincan. Anneler babalar ortada koşuştururken, feryat figan eşlik etti onlara. Kimisi oturmuş kiralık evin parasını nasıl ödeyeceğiz diye dizini döverken, kimisi de kaybolan yitiğini arıyordu. Belki bir bacak, belki bir yürek, belki de bir baba…”  Selma öğretmen sözlerini bitirmeden çaldı çıkış zili. Esefle baktı hoparlöre, ardından seslendi toparlanan çocuklara: “1992 Erzincan depremini araştırın internetten, büyükleriniz de şahit olduysa onlara da sorabilirsiniz. Haftaya istiyorum ona göre, iyi tatiller çocuklar.” Deyip gülümsedi çocuklara. Topallayan bacağıyla en son o çıktı sınıftan. Kemal öğretmen aklına geldi bir anda, gözlerinden akan yaşlara aldırmadan fısıldadı:

 “Selma öğrenciniz yüzmeyi yeni öğrendi öğretmenim.”

 Nisa ESER

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir