‘İÇ’İN ‘DIŞ’A ÇEVRİLMESİ YAHUT BAKRACIN KUYUDAN ÇEKİLMESİ

Paylaşın:

 ‘İÇ’İN ‘DIŞ’A ÇEVRİLMESİ YAHUT BAKRACIN KUYUDAN ÇEKİLMESİ[1]

İnsanın içinden çıkamayacağı bir derinlik… Zifiri karanlık… Uzunca dikey, silindir bir yol… Yağmur damlalarının mahkûmiyet yeri… Kaynak suların dehliz istikameti… Kuyular… Yardım elini uzatan bakraçlara cömert bir deniz. Avucundaki su damlalarını içen zemine bir ab-ı hayat.

Kuyu deyince akla Yusuf, siyah deyince de akla beyaz gelir. Kuyu siyahın, Yusuf da beyazın temsilcisi. Züleyha ise derinliğin tek tecellisi…

Yusuf, en yakınları tarafından kuyuya atılsa da Züleyha onun en derin kuyusu oldu. Yusuf’u kuyudan kervan kurtardı, Züleyha’dan da nefsi…

Aradan asırlar geçti… Şehrin tüm kuyularına masum Yusuflar atıldı birer birer, kervanlar geldi geçti ama Yusufların sesini duyan olmadı! Züleyhalar sokakları istila etti, izzetli erkeklerin gömleklerini, kalplerini parçalamak için…

Yusufları doğuran analar ‘içini döktü’ onları dünyaya getirerek. Kuyular ise ‘içini dökmedi’ dili damağı kurumuş Yusufları susuz bırakarak…

Her annenin içini dünyaya dökmesiyle, yavruları da kendi içinde var olan derin bir kuyuyla doğar aslında. Hani insan der ya ’derdimi içime attım’ diye, işte orasıdır insanın içindeki kuyu, içten akan gözyaşların dolduğu yer…

İnsan içindeki kuyuya derdini atar ama dertlendireni atamaz. Dert veren, dertlendirdiği insanın içindeki kuyuya kendi kendini atar. Kuyunun sahibiyle alakalı değildir bu durum yani.

 ‘İçin daralıyorsa’, muhakkak içindeki kuyuya biri kendini atmıştır, kim olduğunu bilmediğin… ‘İçin kararıyorsa’ bil ki kuyuda birisinin gölgesi dolaşmakta.

Bir dert atsan kendi içindeki kuyuya, yankısı şehirlerde duyulur. Ve ‘içinden çıkılmaz’ dertlerin gelecekteki habercisidir kuyular aynı zamanda. Yankısıyla, halka şeklindeki dalgalarıyla…

‘İçin içini yer’ sevdiğin biri kör kuyuya düşsün hele! Seslenir, haykırır çıkaramazsın düştüğü kuyudan. Bakraç uzatırsın kuyuya, içi kan dolmuş çıkar yukarı…

 ‘İçin yanar’ su dolu kuyuya bir güvercin düşerse. ‘İçinden bir ses’ dese de; ‘kimseyi umursamadan geçen bir kervan gibi git!’ Aldanma, o ‘içindeki şeytan’ın sözüne!

Sen sen ol kuyuya ışık tutmaya çalışma, ‘için geçer’ gördüklerinden emin ol! Derinden daha derin ne demek anlarsın. Herkes Yusuf’un nuru ile düşmez içindeki kuyuya.

Hem çoğu insan, birbirinin ‘kuyusunu kazar’ bu dünyada. Bu yüzden ‘içi başka dışı başka’dır insanın. Kimin kuyusu ne kadar derinlikte bilemezsin. Kaç kişi düşmüş içlerindeki kuyuya, kaç kişi kurtulmayı başarmış bilinemez.

‘İçin kıpır kıpır oluyorsa’ muhtemelen kuyudan yukarıya doğru tırmanan ellerin okşayışıdır kalbindeki. ‘İçin el vermiyorsa’ birini kurtarmak için uzatmayacaksın elini kuyunun derinliğine. Boğulabilirsin…

‘İçin içine sığmıyorsa’, kuyuda sıkışıp müjdeyle dışarı çıkanların haykırdığı andır o an…

Her kuyu kuraklık mevsimlere tedbir için değildir aynı zamanda. Bazen kuyular, yükseklik korkusu olanlar içindir. Gökdelenlerden sıkılanların inzivaya çekildiği yerdir kuyular. Tasavvuf ehlinin çilehanesidir… Ve çile kuyusuna girenler, nefislerini terbiye edenlerdir.

Bazı insanların içinde birden fazla kuyu olur. Hangi kuyunun içine baksan başını eğerek, hepsinde farklı keder, farklı çığlıklar… Derdi dünyaya sığmayanların, tesellisini sığdırdığı yerdir kuyular…

Kendi kuyusunda boğulanlara ne demeli peki? Ağlamaktan içindeki kuyuyu gözyaşlarıyla dolduranlar… Onlara can simidi Yakupların gözyaşıdır…

Derin derin düşünmeye başlıyorum içimdeki kuyuları: Ya içimdeki kuyular da olmasaydı? Kim ‘içine atardı’ bunca dert ve kederi mi ?

Bazen şehrin en yüksek tepesine çıkıp haykırmak istiyorum:’İçimdeki kuyuya düşmüşüm ben, kırk akıllı gelsin de çıkarsın beni!’ diye… Sonra gaipten bir ses:’kendi düşen ağlamaz…’

Ahmet KILIÇ

[1] Ahmet KILIÇ, Dokunmatik Duygular (İstanbul: Akis Kitap, 2018), 216-218.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir