Hatmu’l Evliya

Paylaşın:

HATMU’L-EVLİYÂ

                                                                                     Veli dedin kendine salladın durdun,

                                                                                     Hak adına birçok yalan uydurdun.

                                                                                     Ey bîçare! Nefsine uyup kudurdun,

                                                                                     Toprak paklar ancak bundan sonra seni.

       Yazının başlığına baktığınız zaman ilmi bir yazı olarak telakki edebilirsiniz fakat ilmi bir yazı değil. İlim sahibi olmayan bir insan nasıl ilmi bir yazı yazabilir!

    Ey okuyucu! Korkma!

    İlmim yoktur, derdim çoktur, gözüm toktur, yüzüm aktır, üstüm paktır.

O zaman sıradaki türküyü kendime armağan ediyorum. Aha da tevafuğa bakın hele: ”Derdim çoktur hangisine yanayım” türküsü çalıyor. Şaka şaka hemen keramet ehli sanmayın beni. Keramet kişinin kendini bağlar. Asıl keramet şeriatta istikamettir zaten. Dert demişken Niyâzî-i Mısrî’nin: ”Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş” beytini ifade etmeden geçmek olmaz.

Neyse konumuza dönecek olursak hava sıcak. Uzun geçen kış mevsiminden sonra ilkbaharla tokalaşıyoruz. Havaya güvenemediğim için bir elimde mevsimlik mont, üstümde takım elbise. Hızlı adımlarla yürüyorum ikindi namazına yetişmek için. Fakat koşarcasına namaza gitmenin doğru olmadığını da biliyorum bir taraftan. İnsan bile bile neden yanlışa koşarcasına gider ki diye düşünüyorum. Bir taraftan da gözlerimi ayaklarıma çivilemişim. Etraftan oluk oluk akan harama bulaşmamak adına… Nazar ber-kadem diye mırıldanıyorum kendi kendime. Ayakkabımın içine küçük bir taş parçası girdi. Rahatsız ola ola yürümeye devam ediyorum. Neden bir kenarda durup ayakkabımın içini boşaltmıyorum. Bilmiyorum, inadına yürüyorum. Bir ara azm-ü cezm-ü kast eyledim, durdum bir kenarda döktüm ayakkabımın içindeki taşı. Sonra bastım ayakkabımın topuğuna. Nasıl olsa az sonra abdest tazeleyeceğim. Yine rahatsız ola ola yürümeye devam ediyorum. Bir taraftan da düşünmeye kaldığım yerden devam. İşte insanın aklını ve kalbini kemiren düşünceleri yazıya geçirmesine mani olan şeyin teşbihi ifadesi bu olsa gerek diyorum. Ayakkabının içindeki taştan rahatsız ola ola yürümeye devam etmek. Yüzümde anlamsız bir gülümseme. Sanki aya ayak basmışçasına. Bir taraftan da bana bakan var mı(?) sonra deli mi ne(?) demesinler diye etrafı kesiyorum. Aklıma Sokrates geliyor.

Neden Sokrates?

Çünkü sürekli düşünüyorum. Feylesof mu oldum acaba? Benim neden bundan haberim yok. Neyse neden Sokrates? Çünkü annesi nasıl bebekleri doğurtuyorsa kendisi de insanların ruhlarında bulunan ama bilincinde olmadıkları ahlaki doğruları doğurttuğunu ileri sürüp kendisini de ebe olarak tanımladığı için. Ebe mi? Biraz riskli bir meslek grubu gibi geldi bana. Tanımadığı kişilerden bile küfür yiyor.  Neyse ben de kendi fikirlerimi doğurtuyorum. Kendi kendimin ebesiyim anlayacağınız.

Şadırvana geldim. Abdestimi tazeledim. Baktım ezanın okunmasına biraz daha vakit var. Beyhude hızlı yürümüşüm. Caminin çay ocağına girdim. Oturdum boş bulduğum bir yere. Açık bir çay istedim. Yan masada hacı amcalar muhabbet ediyorlar. Gözüm gazetede kulağım yan masada. Hacı amca takım kaptanı gibi konuşuyor. Kafayı caminin imamına takmış durumda.

Yahu bu imam rükûdan kalkarken ”Semi Allahü Lümen Hamideh” diyor. Nasıl imam olmuş bu adam. Geçende de sigarayı ezan okunurken ağzından attı, dumanını üfledi ve camiye girdi. Şikayet edeceğim vallahi bu adamı, dedi.

Hemen söze girdim. Amcacığım imamımız çok bilgili, ilim ve irfan sahibi bir zat. Rukûdan kalkarken ben de dikkat ettim fakat sizin dediğiniz ifadeyi duyamadım. Amca sinirlendi biraz. Fakat nefes almadan konuşmaya devam ediyorum. Ben de gördüm imamın ağzından çıkan dumanı. Kış mevsimi yeni bitti. Ağızdan çıkan bu dumanın nedeni soluğumuzdaki su buharının hava ile karşılaştığı anda yoğunlaşarak minik su damlacıklarına dönüşmesinden kaynaklanıyor, dedim. Hüsn-i zanda zirvelere oynuyorum. Amca ışık görmüş tavşan gibi bakıyor yüzüme. Sanki fen bilgisi dersinde konuyu anlamamış fakat anlamış gibi yapan öğrenci gibi. Ya boynuma sarılıp öpecek ya da bastonunu kafama indirecek. Öyle bir intiba alıyorum. Fakat ikisine de yapmadı. Benim içtiğim çayın parasını da verdi ve camiye doğru yol aldı. Ben de camiye girdim. Baktım müezzin mahfili boş. Hemen kuruldum. Ihı ıhı biraz Allah vergisi olarak sesim güzeldir de… Neyse kamet getirdikten sonra bir iftitah tekbiri aldım. Karşımda Ka’be, namazımı huşu ve hudû içerisinde kılıyorum demek isterdim fakat fettan gözlerimle etrafa bakıyorum. Namaza geç kalanların çetelesini tutuyorum. Derken bir genç geldi. Uzun boylu, yeşil cübbeli, Mevlevi sikkeli, siyah sakallı… Hemen imama uydu ve namaza durdu. Namaz bittikten sonra bir müddet yerinden kalkmadı. Ben de avına konsantre olmuş bir kartal gibi keskin bakışlarımla genci kesiyorum. Müezzin mahfilinde güneş gözlüklerimi taktım. Elime bir gazete aldım. Odak noktam Mevlevi sikkeli genç…

Neyse camiden çıktı. Hemen koluna girdim.

”Bir bardak çay içelim mi?” dedim.

Niye bir bardak çay? Niye pasta yiyelim mi değil. Gelenekçiyim. Hem aklımda muhabbeti ucuza getirmek var hem de çay önemli, ne pastası. Ekmek bulamazsan pasta ye. Ekmek var onun için pasta değil, çayı tercih ediyorum.

Neyse oturduk caminin önündeki banklara. Müezzin de geldi yanımıza. Başladık muhabbet etmeye. Müezzinle verkaç yapıyoruz. Atıyorum topu önüne o da sağ kanattan bindiriyor. Bir orta açtı kalktım röveşataya aut. Bir müezzin soruyor bir ben… Kimsin? Nerelisin?

-Ben Veli dedi. Sivaslıyım.

Mevlevi misin? dedim.

-Hayır değilim, dedi.

Taktığın sikke Mevlevi sikkesi ama dedim. Sükût etti. Büyük ihtimalle Mevleviliğin ne olduğunu bilmiyor diye geçirdim aklımdan. Niye böyle giyiniyorsun o zaman diye sordum. Yadırgadığım ve yargıladığım için değil aklımdaki sorulara cevap aramak için sordum bu soruyu.

-Ben Abdülmecid Efendiye bağlıyım.

”O da kim?” dedim.

-Hatmu’l-Evliyâ.

Allah Allah… Ne demek Hatmu’l-Evliyâ diye sordum sorumun cevabını bile bile.

-Bilmiyorum. Efendi Hazretleri kendisine öyle diyor. Bir de ledün ilmi sahibi olduğunu söylüyor.

Kaç kişisiniz diye sordum.

-İki. Ben ve O.

O ve Ben olmasın. Üstat Necip Fazıl’ın çocukluğundan itibaren başından geçenleri, şeyhi Abdulhakim Arvâsî Hazretleriyle tanıştığı anı, hayatınının nasıl değiştiğini anlattığı otobiyografik bir eser.

-Yok, biz iki kişiyiz.

Veli’nin gözlerinin içine bakarak içimden konuşmaya devam ediyorum. Anladım ama anlamadım. Nasıl anlayayım ki? İki kişilermiş.

Neyse. Bak canım kardeşim Veli. Sana Hatmu’l-Evliyâ’nın ne anlama geldiğini anlatayım vaktin varsa dedim.

-Buyurun dedi nahif bir edayla.

Başladım Tasavvuf dersi anlatmaya muktedir olmadığım halde miyavlamaya. Tabi miyavlamak derken anlattığım şeyler önemli olduğu için aslan gibi kükrüyorum. Bismillah diyerek başladım, açtım tüm bereket kapılarını. Çünkü biliyorum besmelesiz söylenen her söz kifayetsiz, yapılan her işin soyu kesiktir.

Bak Veli. Bu eser bir tasavvuf klasiğidir ve Hakîm Tirmizî Hazretleri tarafından kaleme alınmıştır. Dilimize bu klasiği kazandıran ise Salih ÇİFT Hoca’dır. Velayet kavramını sistemli bir şekilde ele alan ve bu konuda ilk müstakil eseri yazan Hakîm Tirmizî Hazretleridir. Hazrete göre iki türlü veli vardır. Tevhid ehli olan istisnasız herkes Allah’ın velisi olma sıfatını hak etmiştir. Bak senin adın da Veli ve Allah’a kulluğu bırakmadığın ve hiçbir şeyle şirk koşmadığın sürece sen de Allah’ın velisisin.Özel anlamda veli ise batınlarını riyazet ve mücâhedeyle temizleyerek Hak ile kurbiyet kazanan ve hayat bulan kimselerdir. Hazrete göre bir peygamberin hem velayet hem de nübüvvet yönü vardır ve velayet yönü nübüvvet yönünden daha üstündür. Yoksa Hazret veli nebiden üstündür diye bir ifade kullanmamıştır. Çünkü veliliğin zirvesi nübüvvetin başlangıcına tekâbül eder. Hazrete göre peygamberliğin sonu ve peygamberlerin sonuncusu olduğu gibi, veliliğin sonu ve velilerin sonu vardır. Son veliden kasıt bütün velilerden sonra gelecek tek bir veli değil, her dönemde var olan ve tüm velilerin başı konumunda olan, kutup sıfatıyla anılan kişidir. Bu kimse nübüvvetten en fazla pay alan ve dolayısıyla velâyet mührünü elinde bulunduran kişi konumundadır. Bu bilgileri de Abdurrezzak TEK Hoca’mın ”Tarihi Süreçte Tasavvuf ve Tarikatlar” adlı eserinde bulabilirsin dedim. Gözlerini gözlerime öyle bir dikti ki sanki çölde susuz kalan birisinin suya kavuşma anındaki bakışları gibiydi.

”Veli bizi Abdulmecid Beyle tanıştırır mısın?” dedim.

-Tabi dedi. Yarın ikindi namazından sonra burada buluşalım diyerek ayrıldık oradan.

Zamanı adeta inşaata sırtında tuğla taşıyan işçi gibi sırtımda taşıya taşıya ikindi vaktine getirdim. Sırtım ağrımıştı fakat akıl ve kalp ağrısının yanında bu ağrı ne ki diyerek ağrıyı unuttum. Namazımızı kıldık. Müezzinle çay ocağında çay içiyoruz. Namazda Veli yoktu. İçimden Veli bizi ekti diye geçirirken Veli çıkageldi.

-Namaza yetişemedim kusura bakmayın pazarcılık yapıyorum dedi.

Müezzinin gözlerine baktım. O da bana bakıyor. İkimizde aynı şeyi düşünüyoruz belli ki. ”Bizim semtte Çarşamba pazarı kurulmaz ki!..” dedim.

-Fatih’ten geliyorum, dedi.

O an anladım ki Allah benimle müezzini bu işe memur kılmış ve eksiksiz yerine getirmemizi istiyor.

Neden biz diyorum kendi kendime. Belki çok fazla günahımız var ve bu işi hakkıyla yerine getirirsek günahlarımıza kefaret olacak diye geçiriyorum içimden. Fakat hikmetinden sual olunmaz diyorum.

Evet, hadi gidelim mi Veli?

-Tabi Hoca’m.

Yola revan olduk. Bir binanın önüne geldiğimizde, Hoca’m siz burada bekleyin, ben bir haber vereyim dedi. Peki dedik. Birkaç dakika sonra geldi. Buyurun Hoca’m, dedi.

Önünde durduğumuz binanın eksi ikinci katına indik. Şehrin göbeğinde mağara olmaz ama mağara mı desem yoksa kömürlük mü desem bilemiyorum. Bir yere girdik. Duvarlarda oraya bir dergâh süsü vermek adına asıldığı hemen anlaşılan gazetelerden kesilmiş kupürlerle oluşturulmuş tablolar. Karşımda kırk yaşlarında, üzerinde her tarafı simetrik olarak yamalanmış cübbe giymiş, elinde asası, uzun sakallı, Mevlevi sikkeli bir zat duruyor.

Selam verdim. Fakat almadı belki de içinden aldı bilemiyorum. Hüsn-i zanda zirve yapmış birinin su-i zanda bulunması doğru olmaz. Tezatla iştigal etmeyelim. Neyse eliyle oturmamızı istediği yeri gösterdi. Oturduk. Kafamda deli sorular. Hangisinden başlayayım diye düşünürken hemen sorunun biri öne atıldı beni sor dedi.

Buyurun sizi tanıyalım? Yok, bu olmadı. Nerelisin hacı abi? Yok, bu da çok Türk işi oldu. Veli kardeşle tanıştık, sizden bahsetti sizinle de tanışmak istedik. İki kişiymişsiniz? Hah bu oldu.

-Evet.

Biraz kendinizden bahseder misiniz? Röportaj sorusu gibi mübarek.

-Ben otuz beş yaşına kadar berduş, sarhoş bir adamdım. Sürekli sokaklarda kavga ederdim. Daha sonra hapse girdim. Beni her gün sabah namazına ranzama vurarak biri kaldırırdı. Allah’la iki kere görüştüm. Şeytana üç kere tokat attım. Ben Hatmu’l-Evliyâyım. Ledün ilmi sahibiyim. Sizler kafirsiniz dedi.

Ben hayatımda böyle etkileyici bir kendini tanıtmaya şahit olmamıştım, demek isterdim. Bak hacı abi senin canın sıkılmış, kavgalarda kafana çok vurmuşlar anlaşılan dedim. Ya da benim mi canım sıkılmıştı dayak mı yemek istiyordum. Her horoz kendi çöplüğünde öter, atasözünü ne de çabuk unutmuştum. Müezzin koluyla dürttü. Dayak yiyeceğiz ne yapıyorsun, der gibi. Haklıydı çünkü adamın elinde asa vardı. Caminin çay ocağında yemediğim bastonu burada yiyebilirdim. Neyse sözlerime devam ettim. Biz neden kafiriz diye sordum.

-Siz kimlik kullanıyorsunuz, dedi.

Gülsem mi ağlasam mı bilemedim. ”Hatmu’l-Evliyâ” olduğunuza nasıl karar verdiniz?” dedim.

-Bir kitap getirdi. Latinize olarak yalan yanlış bir hadis okudu. Bu beni işaret ediyor, dedi.

Beni de işaret edebilir, dedim. Müezzinin dürtmeleri devam ediyor.

-Hayır, beni işaret ediyor, dedi tekraren. Hapse girdiğimde beni ranzaya vurarak sabah namazına kaldıran benmişim dedi. Allah bana ibadet etmememi ve ilim öğreteceğini haber verdi, dedi.

Baktım durum benlik değil. Olayı Bakırköy’e havale etmem gerekiyor. Dedim bari Veli’yi kurtarayım. ”Veli kardeşim sen kimlik kullanıyor musun?” dedim.

-Evet Hoca’m bazen lazım oluyor, dedi.

Bak Abdulmecid abi bir müridin vardı o da kafir oldu. Bu iş böyle gitmez. Haline tövbe etmelisin dedim ve oradan ayrıldık. Dayak yemedik fakat yiyebilirdik. Daha sonra Veli’yi gördüm, bir daha Abdulmecid’in yanına uğramamış.

Sadî Şirâzî’nin dediği gibi: ”Kudretiyle cânı, hikmetiyle kelâmı yaratan Allah’a hamdolsun.”

Halil BOZKURT

                                                                                                        

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir