GENÇ GELİN GÜLNAZ NİNE

Paylaşın:

GENÇ GELİN GÜLNAZ NİNE

  “Kasım!”

  “Kimsiniz?”

  “Hadi ama Kasım bilmezlikten gelme.”

  “Vallahi bilemedim, kimsiniz ki?”

  “Ben şirin baban Kasım, şirin baban. Yanımdaki de uykucu şirin.”

  “Ama siz mavisiniz! Bu olamaz, televizyonda siyah beyazdınız.”

 “Boşver bunları şimdi Kasım, Azman süslüyü kaçırdı yardımın lazım.”

 “İnanmam ben size benim bildiğim şirinler siyah beyaz, mavi olamazsınız.”

 “Kasım, süslüyü kaçırdılar diyorum. Yardım et!”

 “Hayır, mavi değilsiniz siz, olamaz böyle bir şey. Olamaaaz!”

            Gözlerini korkuyla açtı uykudan Kasım. Bir yandan gördüğü rüya, bir yandan kardeşi Osman’ın onu sallayarak uyandırması sinirlerini bozmuştu. Ne menem bir rüya görmüştü öyle. Bunca zamandır izlediği siyah beyaz şirinler, oldu bize mavi. Soluk soluğa kalmış Osman’ın meraklı bakışları arasında kendine gelmeye çalışıyordu.

 “Demek mavi şirin ha?”

“Abi ne zamandır sayıklıyon ‘Hayır’ diye. Bir uyutmadın vallahi, rüya mı gördün yoksa?”

“Osman, bu şirinler hangi renk olum la?”

“Siyah beyaz abi.”

“Tabi aslanım, mavi nerden çıktı hem. Erkek adama siyah yakışır.”

“Abi ben diyom, adamda uyku dönek bırakmadın, sen diyon şirinler. Bu vakitten sonra uyku da gelmez artık.”

“Ne kızıyon olum, kabus gördüm kabus.”

“Get şordan, essahtan kabus gibi. Kalk da nenemin yanına gidek.”

“Olum öyle deme la, hayatımın şokuydu.”

“Haklısın abi haklısın, şirinler önemli tabi.”

“Şşş abilerle dalga geçilmez. Nenem uyanık mı onu de sen bana.”

“Uyanık abi, hadi gidek yanına.”

             Hırkalarını giyip, yerde yatan kardeşlerine basmamak için yavaş yavaş salona doğru geçtiler sönmüş sobanın yanından. Kasım’ın aklında hala rüyasındaki mavi şirin baba vardı. Osman ise küçücük başıyla abisine söyleniyordu.

             Kasımlar dört kardeşti ve dördü de erkekti. Hepsi de birbirinden zeki ve akıllıydı. Anneleri evde beş erkekle zor başa çıksa da Halil Bey karısına hep yardımcı olurdu. Yozgat İmam Hatip Lisesinde meslek derslerine giriyor, çocuklarının eğitimini hiç aksatmıyordu Halil Bey. Parmakla gösterilen, vatana saygılı, Allah yolundan ayrılmayan çocuklar yetiştirmek için elinden geleni ardına koymuyor, tüm çabayı gösteriyordu. Öğrencileri tarafından çok sevilen, saygı değer biriydi. Kasım’la Osman, kimseyi uyandırmamak için yavaş hareket etseler de babaları çoktan uyanmış, odasında kuran okuyordu. Kulak aşinalığından Yasin Suresi’ni okuduğunu hemen anlamıştı çocuklar. Biraz durup babalarını dinledikten sonra nenelerinin yattığı salona yöneldiler.

            Neneleri ise elinde tesbih, yatakta hafif doğrulmuş bir şekilde zikre dalmıştı. Kasım aralık kapıdan içeri girmeden önce kapıyı çaldı usulca.

“Gelin hele buraya yakışıklılar, ne bakıyonuz öyle kapıdan ciğer bekliyen kediler gibi.”

             İlk Osman davranıp nenesinin yanına, yorganın altına giriverdi. Kasım da Osman’a pis pis bakarak nenesinin diğer yanına girdi.

“Niye bu vakitte uyandınız bakalım, kim girdi rüyalarınıza?”

“Beni es geç nenem, abimin naralarına kalktım ben. Rüyasında hangi Gargamel’le kavgaya düştüyse kedisi Azman’dan kurtulamadı bir türlü. Gün boyu gezer şimdi bu böyle.”

             Deyip kahkahayı bastı Osman. Daha sekiz yaşında sanki kötü kadınlar gibi gülüyordu. Kasım dayanamayıp ayağını nenesinin bacaklarının üzerinden, Osman’ın dizine geçirdi bir tane. Nenesi Kasım’ın kolundan dürtüp:

“Dölek durun bahıyım. De hele ne gördün rüyanda Kasım’ım.”

“Boşver nenem sen benim rüyamı, bakma sen bu çilpi Osman’a. O görecek elbet. Biz senin meşhur hikayelerini dinlemeye geldik hem. Anlatacan mı?”

“Öyle olsun bakalım. Bakın ne diyecem size, bugün öyle congulus mongulus anlatmayım da, rahmetli dedenizin hatıralarını anlatayım hatırladığım kadar. Bugün ben de onu rüyamda gördüm, çipil çipil baktı bana gözleriyle. Bir mahzunluk sezdim ki daha içimde duruyor. Kaç saattir sıkıntıdaydım, iyi ettiniz sokuldunuz yanıma.”

“Anlat nenem anlat, sen anlatırsın da biz dinlemezsek vebali üstümüze.”

“Dinleyin o vahıt, ben bu dedenizinen on dokuz yaşımda evlendim. Amma dedeniz kaç yaşındaydı bilin bahalım. Durun ben deyim, dedeniz on dört yaşında ben on dokuz.”

“Vallahi mi nene?”

“Vallahi Kasım’ım vallahi.”

“Tamam nenem, sen anlat dinliyom ben.”

“Rahmetliyi ben büyüttüm Kasım’ım, daha evlendiğimiz gün gitti akranlarıynan oynamaya. Bekliyom bekliyom dedeniz yoh, kaynanama da bir şey diyemiyom, bu yaşta çocuk evermek kaynatamın aklıymış. Neyse sustuk evvela, dedim ben de çocukla çocuk olurum. O akşam gelinliği neyi çıkardım yattım, gece saat on gibi kaynatam dedenizi döve döve getirdi. Kapıyı açtı hızlıca, ‘Bu çocuk sana emanet gelin hanım, vezirliğiyle de rezilliğiyle de sen sorumlusun.’ deyip çekti çıktı kapıyı. Dedeniz mahzun mahzun bakıyor bana, burnu kanamış saçı başı dağılmış… Yanına varmaya da korkuyorum, bir şey der temelli açılır aramız diye. Başımı eğdim yatağa oturdum, ağlamaya başladım. Tutamıyom kendimi Osman’ım, ellerim titrer oldu iki dakikada.

             Hele o tarafta bir hareketlilik sezdim, başımı kaldırıpta bakamıyom. Dedeniz geldi yanıma oturdu, ‘Ağlama Gülnaz Abla. Anam Gülnaz de dedi amma ben alışana kadar idare et. Bir de bana altın verdiler, duvağını açınca takacakmışım. Sen bunu al amma anamgile bir şey deme şimdilik.’ demesiynen ayak ucuma yatması bir oldu. Elimde yüz görümlüğüyle kalakaldım öylece. On dakika sonra da bir horlama sesi… Gülsem mi ağlasam mı bilemedim ben de yattım ayak ucuna.”

“Dedeme bak sen ya. Peki, büyük dedem niye erken evermiş dedemi?”

“Kele yavrum, ya tarlasıdır ya arazisidir ya ortaklığıdır. Ne beklersin eskilerin işinden.”

“Tamam güzel nenem sen devam et.”

“Ben zannederdim ki bu dedeniz bana hiç sahip çıkmayacak, ezilip gideceğim şu genç yaşımda. Amma öyle olmadı Kasım’ım, beş seneye kalmaz adam gibi adam olup dikiliverdi karşıma. Tam dedim ki rahat bir nefes alacağım, koruyup kollayanım var artık. Bir haftaya kalmaz askere çağırmazlar mı?

             Gözümüzün yaşını içine akıtarak uğurladık dedenizi. Aradan zaman geçti tabi, ben sıkıntıdayım anamlara salmıyorlar, bildiğiniz köle gibiyim. Böyle dediğime bakmayın, büyük dedeniz de, büyük babaanneniz de bin pişman oldular yaptıklarına. Geldiler helallik dilediler ölmeden. Neyse çocuklar konudan konuya atlamayım şimdi, nerede kaldık?”

“Sıkıntıdaydın nenem, seni ananlara salmıyorlardı.”

“Ben evleri neyi topladım, yemeği de yaptım, dedim ki kaynanama biraz uzanayım. Yorgunluktan bir hal oldum, dedeniz de askere gitti tabi, onun özlemi de bir başka yara açıyor yürekte. Tam uzanacadım ki, küçük kardeşim Hasan’ın sesini duydum avludan. ‘Gülnaz abla koş yetiş! Anam elden avuçtan düşütü koş yetiş!’

             Kaynanam kaynatam doluştular avluya. Koştum Hasan’ın yanına, nefes nefese kalmış toplayamamış kendini. Bir koşu su getirdim içerden, meraklı gözlerle Hasan’a bakıyoruz hepimiz. Hasan derin bir nefesi bıraktıktan sonra başladı anlatmaya  ‘Gülnaz abla, sen gittikten sonra zaten perişan oldu anam, yıl geçti daha ruh gibi dolanıyor ortada. Bu sabah sığırı ahıra götürürken düşüp bayıldı, Hacı Dede’yi çağırdık hemen. Ben bir şey edemem doktora götürün kadıncağızı dedi. Anam da seniynen konuşmadan töbe gitmem diyo, zaten kocan yoktur buralarda etme gel biraz da bizim evde kal. Ha ne dersin? Anamın gönlü olsun abla Hacı Dede iyi değil bu kadın dedi.’

            Ben kaynanama bakıyorum izin verecek mi diye, Hasan da bana. Ne hikmetse kaynanam bana bakmadan Hasan’a döndü, sen bekle Gülnaz bir çanta alsın gelsin dedi. Amma Osman’ım ne kadar sevindim bilemezsin, gidip kaynanamın boynuna sarılasım geldi. Neyse işte gittim birkaç parça esbap aldım yanıma, Hasan’la düştük yola. Eve vardık ki anamın beti benzi atmış, gözlerinin altı halka halka morarmış… Gittik hekime, kanser olmuş bu kadın  niye daha önce getirmediniz diye azarı bastı bize. Son evrelerini yaşıyor elimizden bir şey gelmez, hastane köşelerinde gezdirmeyin evinize götürün rahat yaşasın son zamanlarında dedi. Hasan’la birbirimize baka kaldık öylece. Yol boyunca anam kah yattı, kah kustu, kah bize gülümsedi. Velhasıl bir aya kalmaz anam göçüp gitti dünyadan.  

             Ben kös kös döndüm dedenizin evine. Anamı da kaybettim ki iyice rehavet çöktü üstüme, bir ağlarım bir gülerim. Aradan çok geçmedi avluyu süpürüyordum, belim iki büklüm üstüm başım toz içinde. Bir ses duydum ki, tüm üzüntülerimi suya attım adeta. Dedeniz kapıdan başını uzatmış, elinde koca bir valiz ‘Gülnaz’ım’ diye bağırmaz mı. Yüzümde güller açtı adeta, çevreye baktım ki kaynanam yok gittim koşa koşa sarıldım boynuna. Aah erken göçtü bu dünyadan yiğidim, çok erken göçtü. Beni buralarda yalnız bırakıp göçüp gitti.”

 “Eee nene sonra ne oldu?”

“Sonrası bu işte oğlum, babanız Halil’e gebe kaldım. Başka da çocuğumuz olmadı, kaynanam hep özürlü derdi bana. Ama dedeniz anasına babasına karşı hep korurdu beni. Bahın benden size bir öğüt, sakın unutmayın şunu; kadınlar size Allah’ın emanetidir. Bu emaneti koruyup kollamak da boynunuzun borcudur. Hele ilerde gelinlerime bir el kaldırın, bakın o vakit neler yapıyorum size.”

  “Tamam nene ilk Kasım’ın sana hayırlı bir gelin getirecek. Hem de en güzel gelinden.” deyip, Osman’a doğru baktı Kasım. Nenesi Kasım’ın başını şefkatle okşayıp:

 “Tamam aslanım, ilk gelinimi sen getirecen. Şimdi ben yoruldum, hadi gidin ananıza yardım edin siz. Anlatırım yine meraklanmayın.”

 “Tamam nene, sen dinlen biz kahvaltı hazır olunca çağırırız seni.”

“Hadi bakalım aslan parçaları, elinizden bir kahvaltı yiyim.”

             Gülüşe gülüşe annelerinin yanına gittiler. Kasım kapıyı kapatmadan önce nenesine baktı uzun uzun, nenesinin onu yanına çağırdığını zannedip yaklaştı yatağa doğru. Ama baktı ki nenesi çoktan uykuya dalmıştı. En garibi de bu sefer horlamıyordu, dedesinden bahsedince rahatladığını düşünüp annesinin yanına geçti.

  Biri çayı demledi biri yer sofrasını kurdu, nenelerine en güzel kahvaltıyı hazırlamak için yarışıyordu adeta iki kardeş. Kasım nenesinin yattığı salona gitti haber vermek için, aralık bıraktığı kapıdan içeri girdi. Nenesi bıraktığı gibi uyuyordu, yanına yaklaşıp:

“Nene, kalk hadi kahvaltı hazır. Osman’la çok güzel şeyler hazırladık, annemde yardım etti biraz.”

 Kasım nenesinden ses alamayınca koluna dokundu hafifçe:

“Nenecim kalk hadi. Çay bekledikçe acır derdin sen, acı çay da içilmez bu kış gününde.”

  Bir çağırmaya kalkan nenesi koluna dokunduğu halde uyanmıyordu. Kasım’ın vücudunu bir korku saldı, ellerini nenesinin omzuna koyup sallamaya başladı. Uyanmıyordu nenesi, ne yaparsa yapsın uyanmıyordu. Ağlamaya başladı Kasım, hıçkıra hıçkıra ağlıyor nenesinin elini bırakmıyordu. Nenesi ölmüştü, oda göçüp gitmişti bu dünyadan, tıpkı dedesi gibi…

             Halil Bey girdi kapıdan endişeyle, Kasım’ı nenesinin kollarından tutmuş sallarken görünce, neye uğradığını şaştı. Bir hışımla aldı çocuğu annesinin üzerinden. Gülnaz Nine’nin nabzına baktı Halil Bey, korku ve endişeden nabzını bulamadı. Başını eğip annesinin nefes alış verişine baktı. Evet, Gülnaz Nine ölmüştü, akşam rüyasında gördüğü sevdiği ona açmıştı kollarını.

                                                                                                                    Nisa ESER 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir