DOKUNMATİK DUYGULAR

Paylaşın:

DOKUNMATİK DUYGULAR[1]

          Her yerde aynı şikâyet;  “herkesin elinde akıllı telefon”,” herkesin aklı elindeki telefonda.”

        Konuşacak kimsemiz kalmadı. Otobüste giderken, koltuk arkadaşlarımız var yok arasında, kapı zilleri manasız, komşular da çay sohbeti için müsait değiller zaten… Ulaşım kolaylaştı, muhabbet zorlaştı. Yapmacık tebessümler “ : ) “ ve hüzünler “ : ( “ var herkesin yüzünde,  Hz. Peygamberin bahsettiği sadaka değerindeki mütebessüm halimiz, somurtkan hale döndü. Üç boyutlu görüyoruz nesneleri ama dört gözle beklediğimiz kimse kalmadı.  Ve bir yetimin saçını okşamaktan mahrum parmaklarımız, telefonun, klavyenin tuşuna dokunmaktan uyuşur oldu artık.

     Her yerde aynı teselli: “İyidir, güzeldir telefon. Gurbetteki eş dostu tek tuşla arıyoruz. Uzaktakilerin mübarek gün ve gecelerini, doğum günlerini tebrik ediyoruz. Bayramlarını kutluyoruz. Evet iyidir, güzeldir bilgisayar. Şehir dışındakileri görüyoruz kamerada. Çoluk çocuk ödev araştırıyor masa başında…”

         Her yerde aynı pişmanlık: “Kötüdür, çirkindir telefon. Gurbettekileri (üst komşuyu, yan taraftaki bakkalı, manavı, sınıf arkadaşımızı, toplantıdaki eşimizi) arayıp hal hatır soruyoruz ansızın.  Evet kötüdür, çirkindir bilgisayar. Şehir dışındakileri (en namahrem insanları en namahrem odada) görüyoruz kamerada. Çoluk çocuk ödev araştırıyor (facebook’ta) masa başında ama başarı yok ortada.”

      Kalemimizi hâkim kırmadı, nefsimize hakim olamadığımız için kalemlerimiz kırıldı. Şehitlerin kanından daha mukaddes alimlerim mürekkebi tükendi, e alimlerin tuşları da yokkk! İmam Rabban-i’nin (r.a), Bediüzzaman’ın (r.a), Abdulkadir Geylani ‘nin (r.a) ‘Mektubat’  adlı eserleri bu yüzden belki de özlemle okunur oldu. Biz ise duygularımızı kağıtlara değil, dokunmatik tuşlara döktük: Aklımız (Dışarıda), Kalbimiz (Meşgul), Düşmanlarımız (Çevrimiçi), Sevdiklerimiz (Çevrimdışı) vesaireeeee….

       Haklı insanlar. Hızlı akan bir dünyada zamanın kıymetini bilmemiz gerek. Bu yüzden kısalttık ya kelimelerimizi: Selam ‘slm’, Allah’a emanet ol ‘aeo’, Selamun Aleyküm ‘s.a’, Seni çok seviyorum ‘sçs’, Kendine iyi bak ‘kib’ oldu. Küfür, argo tabirlerde bile kısaltmalar icat ettik (edepten yazamıyorum). Gerçek hayatta da ‘kısa yol’ları aradık fakat yollarımız çıkmaz sokağa düştü.

       Artık ilkokul öğretmenlerimiz; “Bak postacı geliyor…” şarkısını öğretmiyor. Gelecek yıllarda; “Bak wifi çekiyor.” şarkıları öğretilirse okullarda şaşırmayız herhalde.  “Mektup selam söyle benden sılaya.” Türküsü demode olmuş, “Kara tren gecikir belki hiç gelmez… Duyarım yazmışsın iki satır mektup. Vermişsin trene halini unutup…” , “Olmasa mektubun, yazdıkların olmasa. Kim inanırdı senle ayrıldığımıza…” ezgileriyle hüzünlenmiyor sevgililer. Ne o trenden haber varrrr ne de o mektubu bulan… Ne de ayrılığın delili el yazısı mektuplar… “Geri dönüşüm kutusu”na attık en değerli hatıralarımızı ama geriye dönüşü hiç olmadı… İnsanların “beğeni”leri çoğaldı sanalda. Gel gör ki sevenleri azaldı hakikatte! Böyle teselli etmeye başladı 21.yy. insanları kalplerini internet ağında…

         Babalarımızdan kalan asker mektuplarını, Çanakkale gazilerinin mektubu gibi algılar olduk. Sahiden zarf pulu koleksiyoncuları da kalmış mıdır acaba ? Facebook’ta tanışılan zıt cinslerin fotoğraflarını koleksiyon edenler daha popüler ama…

            Tuşlarla “Kes-kopyala-yapıştır” yapmak daha kolayımıza geldi. “Enter” tuşuyla aşık olduk ve yine “Delete” tuşuyla ayrıldık sevdiklerimizden. Ağaç kabuklarına çizilen, bir kalp ve o kalbe saplanan okun iki ucundaki baş harflerini, “Caps Lock” tuşlarıyla büyüttük gözümüzde. “Italic” butonu ile eğdik, büktük, “Bold” butonu ile koyulaştırdık ama yine olmadı. Mektuptaki özlem kokan kelimelerin yerini alamadı. Eşlerin gurbetteki sevdikleri için hüzünlenen kalplerini, bilgisayar tamircileri onaramadı, bir postacı kadar. İnternet ağı daha hızlı olamadı, mektuplarımızı bize getirenlerin adımlarından…

AHMET KILIÇ

(DOKTORA ÖĞRENCİSİ)

                                                                                                                             

[1] Ahmet Kılıç, Dokunmatik Duygular, Akis Yayınları, İstanbul 2018, s. 184, 185.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir