ÇALINAN TÜRK ÎCÂDI

Zeynep Han DİKMEN
Paylaşın:

ÇALINAN TÜRK ÎCÂDI

18 Mart 1915 târihinde İngiliz gemileri ve bilhassa kendi tabyalarına doğru gelmekte olan Fransız zırhlı gemisi Bouvet (Buve) yaklaşık 15.000 – 17.000 metre mesâfede idi.

Sultan Hamîdʼin “Ayakta kalırlarsa düşman Çanakkale’yi geçemez” dediği ve tahkîm ettirdiği Rumeli Mecidiye Tabyası’nda Yüzbaşı Mehmed, Mülâzım Fahri Beğ, Tuğrul Çavuş, Er Abdülmecid, Er Hasan ve Çavuş Bektaş vardı.

Ecnebî harfi T şeklinde olan tabyanın sol tarafındaki odalardan birinde idiler. Öğlen vakti yakındı. Saat 11.00 idi. Tuğrul Çavuş, Er Abdülmecid ve Hasan’a hitâben “Allâh yardımcımızdır. Bu toplar, mermiler ve havanlar ile bu ecnebîleri geldikleri yere göndereceğiz elbet. İsterdim ki Ahmed Süreyya Emin Efendiʼnin îcâd ettiği seri atışlı sahra topunu kullanarak bu ecnebîleri neye uğradıklarını saşırtalım. Ah keşke Ahmed Süreyya Emin Efendiʼnin seri atışlı topu Osmanlı donanmasında olaydı da bu keferelere, Türk‘e kefen biçmenin ne demek olduğunu kendi îmâl ettiğimiz mermilerle gösterseydik…” dedi.

Er Hasan:

— Çavuşum, Ahmet Süreyya Emin Efendiʼde kimdir? Biz Almanların îcâd ettiğini işittik. Demek seri atışlı sahra topunu bizden olan biri, Osmanlı teb’asından olan biri mi îcâd etmiş? Yânî bir Müslümân Türk mü îcâd etmiş? Anlatabilir misiniz bize efendim?

Tuğrul Çavuş başını sallıyarak Hasanʼın sözlerini takrir etti. Müslümân Türk mûcid Ahmed Süreyya Emin hakkında bildiklerini bir gözü ufukta düşman gemisi Bouvet‘e dalgın bakarak anlatmağa başladı:

– Hicri 1286 yılında Istanbul Zeytinburnu Demirçelik Fabrikası’nda, dedem Mehmet Alp, marangozluk yapar iken Türk mûcid Ahmed Süreyya Emin Efendi ile tanışma şerefine nâil olmuş. Dökümhâne, modelhâne ve demirhânede seri atışlı sahra topunun işçiliğinde Ahmed Süreyya Emin Efendiʼye yardım ediyormuş. Çok akıllı ve bir o kadar da dinine bağlı olan birisiymiş. 19 yaşında başlamış olduğu bu işinde çok gayretli imiş. Genç yaşına rağmen  terakkiyât-ı fenniye dîn-i mübîn bir bütün  olduğu  ilim hikmeti  ile bu kadar alâkalı olması ve bunlara yürekten bağlı olması dedeme çok teʼsir etmiş. Seri atışlı sahra topunun yapılmasında Alman ecnebîlerinin tuzağına düşen Ahmed Süreyya Efendi, kendisine yapılan haksızlığı anladıktan sonra vakûr duruşunu hiç bozmadan bir şeyler söylemiş. O söylediği sözler dedemin hiç aklından çıkmamış.

Bu arada Mecidiye Tabyasıʼnda mevzi alan Tuğrul Çavuşʼa, bu Türk mûcidinin hikâyesine kulak misâfiri olan – diğer tabya odalarında bulunan – erlerden ikisi de gelip hafiften sinirli ve heyecânlı bir şekilde sormağa başladı:

– Tuğrul Çavuş anlatıveresiniz, neden seri atışlı  sahra topu biz Osmanlılara aid değil de, Cermen keferesine aid olmuştur? Bu kefereler bu muhteşem îcâdı nasıl kendilerine mâl edebilmişler?

Tuğrul Çavuş sözlerine devâm ederek:

– Ne Avrupa, ne Amerika, ne de diğer Asya devletleri, o yıllarda topların ateş ettikten sonra falya deliğinden sızan gazın, top güllelerinin kuvveti ve hızını azaltmakta olduğunu idrâk edememekteydiler. Ahmed Süreyya Efendi, ortaya sızarak çıkan gaz kaçaklarına mâni olan – biri çelikten diğeri tunçtan olmak üzere toplara iki çeşit gaz halkasıyla birlikte – barut haznesi kapağını icâd ederek sıkıntıyı ortadan kaldırmış. Fabrika içinde çok fazla ecnebî bulunmaktaymış. Bir kısmı işçi bir kısmı da ustaymış. Bir gün Ahmed Süreyya Emin Efendi ile dedem yemek arası vermişler. Yemek yedikten sonra modelhâneye girdiklerinde çalışma masasının üzerindeki evrâkları gözlükleri ile inceleyen Alman usta Hans’ı bulmuşlar. Ahmed Süreyya Emin Efendi selâm vererek Alman Usta Hans’a: “Aradığınız ne ise cevâbını size verebilirim. Zîrâ bilgiyi doğruluktan ayrılmadan insanlara öğretmeyi ve insanlığa faydalı olmayı emreden bir dîne mensûbuz’’ demiş. Bunun üzerine Alman usta seri topun yapılma usûlünü de kendisine anlatmasını istemiş. Ahmed Süreyya Emin Efendi tekerleklerine demir yerine kauçuk takmış.(Bu arada her zamân kauçuk maddesinin çok işe yarayan bir şey olduğundan ve insân hayâtını teshîl ettiğinden bahsedermiş dedeme.) Taktıktan sonra Alman ustaya dönerek “Binek hayvanlarıyle taşınıp istenilen yere koyulduğunda tekrar parçalarının birleştirilip gülle hâline getirilebilecek kadar basît bir mekanizması vardır” demiş. Alman usta garip bir mimik yaparak modelhâneyi hızla terk etmiş. Birkaç gün sonra çalışma masasında topun îmâlât resimlerinin olmadığını fark etmiş. Ahmed Süreyya Efendi, aradan iki yıl geçtikten sonra topun îmâlât resimlerinin Alman Krupp mühendisleri tarafından seri atışlı sahra topunun Alman îcâdı olarak sunulduğunu öğrenmiş. Çok gücüne gitmiş.

Tabyadaki askerler Ahmed Süreyya Efendiʼnin başından geçen bu hâdiseleri duyunca çok üzüldüler. Yüzleri asıldı.

Yüzbaşı Mehmet Hilmi kendi kendine söylenmeğe başladı: “Demek Ahmed Süreyya Emin Efendiʼye tuzak kurmuşlar. Sultan Abdul Hamîd Hân’a icadı kendilerinin yapmış oldukları hakkında  yanlış bilgi vererek icad Alman’dır diyerek, kendilerini Sultanımıza karşı da temize çekmeye çalışmışlar. Zeytinyağı gibi üste çıkmaya çalışmışlar.  Bu muazzam yerli ve millî icâdımızı çalmış olan Almanlarla müttefik olduk. Üstelik seri atışlı topu bize gönderdikleri techizatlarda da yok. Bu Cermen keferelerinin müttefikliğine ne kadar güvenilebilir ki?” Seri atışlı top olsaydı belki hiç can kaybı yaşamadan İngilizleri denizin dibine bir kaç günde boylatacaktık, Bunları dedikten sonra diğer tabya odalarına doğru gitti.

Tuğrul Çavuş:

– Ahmed Süreyya Emin Efendi bizzat kendi elleriyle yapmış olan -içinde gümüşî altın renkli, metal ve katı olan bir maddenin olduğu- bir mermi topunu da büyükbabama hediye etmiş.

Er Hasan Tuğrul Çavuşʼa dönerek:

– Tuğrul Çavuşum Ahmed Süreyya Emin Efendiʼnin kendisine yapılan haksızlığı idrâk ettiğinde dedenizin de hiç unutamadığı, bir söz söylemiş demiştiniz? Neydi o söz?

Tuğrul Çavuş:

Evet Er Hasan, Ahmed Süreyya Emin Efendi haksızlığa uğradığını idrâk ettiğinde dedem ona, “Ne yapacaksın şimdi?” demiş. Süreyya Efendi de ona şöyle cevâb vermiş: “İnsânın sırrı da hakîkâti de Cenâb-ı Hakk’tır. Ondan hâsıl olmuştur ve onunla berâberdir.

Bu sözler Tuğrul Çavuş ile tabyalardaki bütün yiğit vatan evlâdlarını sessizliğe gömdü. Bir patlama sesi ile bu ilâhî sessizlik bozuluverdi. İngilizler askerî gemilerden ateş açmağa başlamışlardı. Mülâzım Mehmed Hilmi Beğ İngiliz gemilerinin şiddetli âteşine karşılık vermeden beklemenin Osmanlı cephelerine ve toplarına çok zarar verebileceğinden endîşe ettiği için erkenden karşı âteşi başlattırdı. İşgâlci Fransız düşmanların gemisi Bouvet (Buve) daha önceden boğaza döşenmiş mayınlara çarptı. Ciddî hasar aldı.

Tuğrul Çavuş Mecidiye tabyasının en arkasındaki cephânelik içinden çok tuhaf bir top mermisi getiriverdi. Mülâzım Mehmed Hilmi Beğ bu esrârengîz mermi topuna kısa bir süre hayretle baktıktan sonra. Aldı ve topun içine sürdü. Tuğrul Çavuş’a dönerek hafif bir tebessümle: “Yâ Hak!” diyerek ateşledi. Ateşlenen mermi geminin bacasına isâbet ederek cephâneliğini patlattı. Geminin sancak tarafından da sarı, kırmızı, siyâh karışık renkte dumanlar yükseldi. Fransızların ‘’Yarım Dünya’’ dedikleri Bouvet denizin dibini boyladı. Böylelelikle boğazı geçemediler. Aşırı zâyiât verdikleri için geldikleri gibi  gittiler.

Ecnebîler gelecekte muahedeler, devlet mes’eleleri ve kendi kanunları vâsıtasıyle Türk milletinin harsını, örfünü ve âdetini kendi müstemlekeleri altına almağa çalışacaklar. İsimleri Hans, John ile değil Ali, Ayşe olan yetiştirdikleri adamlarla (Zamanında bizim ecdâdımız bu keferelerin çocuklarını alır Yeniçeri yapardı. Bunlarda bizim içimizde yetiştirilen keferelerin Yeniçerileri oluyor. Garbʼın Yeniçerileri…) boğazlarımıza dayanmağa teşebbüs edecekler. Gelecekte bir gün, tekrar…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir