Büyük Şehirlerin Küçük İnsanlarına

Paylaşın:

Büyük Şehirlerin Küçük İnsanlarına

Yıllarca Ankara’da yaşadım. Sokaklarını iyi bilir, insanının tabiatını semt semt tanırım diyorum, inanmıyorlar. Sonra bu inanmayanlara bakıyorum, bir şehirde yaşamanın koşulunu en az üç AVM’ye bağlıyorlar.  Bir şehrin büyük şehir olması için büyük büyük binalara mı ihtiyacı var yoksa büyük insanlara mı bilmiyorum. Peki, bizler bu binaların dibinden asık suratlarımızla, acele ile geçerken kendimizi neden büyük hissederiz? Oysa yanlarında küçücük değil miyiz?

Ankara da tam böyle bir şehir.  Memurların, bilcümle çalışanların suratlarını ellerindeki deri çantalar gibi sallayarak büyük binaların dibinden küçüklüklerine aldırmadan geçtikleri şehir… Evet, orada uzun yıllar yaşadım efendim. Sabahları evinizden çıkıyor, durakta belediye otobüsü bekliyorsunuz. Bu bekleyiş esnasında kimse kimseye “Hayırlı sabahlar veya Günaydın” diyemiyor. Günaydın demek için birbirimizi tanımak mı zorundayız diye düşünüyor insan. İnsan şunu da düşünüyor sonra; Aslında bir günaydın desek kimse bizi rokete koyup uzaya yollamaz. Ne ise dedik farz edelim. Sonra otobüsünüz geliyor, kartınızı cihaza okutup varsa bir yere geçip oturuyorsunuz. Oturduğunuz yerde eğer siz de aynını yapmayacak veya bugün nasıl biter düşüncelerine dalmayacaksanız uyuklayan, esneyen adamlar, kulaklıkla müzik dinleyerek elindeki kitaba, otobüsün ani frenleri neticesinde düşmeden sahip çıkma gayretindeki gençleri göreceksiniz. Onlar okulda görecekleri dersi ya da sevdiği kızı/oğlanı düşünecek, diğeri rüyasında patronunu dövdüğünü görecek, siz akşama almanız gereken alışveriş listesini düşüneceksiniz. Hülasa yine kimsenin yüzü gülmeyecek. Otobüsten Kızılay’da indiniz. Diyelim ki iş yeriniz Maltepe’de. Yürümeye karar verdiniz. Hava sıcak olabilir veya çok soğuk. Yalın ayak dilenen çocuklar görecek ve görmezden gelerek yanından geçip gidivereceksiniz. Köşede, köprünün altında bir çay ocağı var. Açıldığı saatin hiç değişmediğini fark edeceksiniz. Başınızdan bir güvercin uçup gidecek, o güvercinin hiç değişmediğini de… Mesai saatiniz nasıl değişmiyorsa hiçbir şeyin öyle değişmediğini…

Anlattıklarım basit bir döngü, olması gereken, hali hazırda var olan gibi görünüyor. Bunun bir dert, çözülmesi gereken bir sorun olduğunu kaçımız idrak edebiliyoruz? Toplum olarak Ankara özelinde anlatılan bu durum bizim sorunumuz, hepimizin sorunu. Hemen herkes aynı yaşamı sürdürüyor. Fabrikadan çıkmış, tıpkıbasım insanlar sokakları dolduruyor. Peki neden? Ruhumuzu veremiyoruz efendim. Yaptığımız ve yaşadığımız hiçbir şey “ten”den öte geçmiyor, geçemiyor. İşin gücün, çoluğun çocuğun, evin akrabanın derdiyle ruhsuz yaşamlar sürdürüyoruz. Ufuklarımız sabah ile akşam, iki durak arasını aşamıyor.  Yaşam kavgası dediğimiz kavram, aslında yaşamımızı daracık bir ufka bağlıyor. Ötesini göremiyoruz. Kitap okumaya vaktimiz yok, sinema ve tiyatro için paramız ya da çocukların okulu, ödevi … Akşamları televizyon karşısında birkaç saat vaktimiz varsa onu da kültür emperyalistlerinin bize dayattıklarını izlemekle geçiriyoruz. Yozlaşıyor, siniyor, toplum hayatından siliniyoruz. Ve nokta…

Yazmayı burada noktalamak aslında bu yazının devamında bir şey söylenemeyecek olmasından değil. Romancıların sıklıkla başvurduğu bir yöntem olan “hikâyenin devamını okuyucunun tahayyülüne bırakmak” burada benim de işimize yarıyor. Bundan sonrasında sizin kendinizi sorgulamanız ve bu hayatın neresinde olduğunuza karar vermeniz gerekiyor. Bakınız açık bir yol gösteriyorum.  Hülasa size bu yazıda bir çözüm önerisi sunmak maalesef mümkün görünmüyor. Ancak toplum ruhunun, köylerimizde bıraktığımız birlik olma, sosyalleşme, komşuluk hukukundan kalan anıları yad ederek yeniden ruhlanmayı temenni edebiliyorum.

Yazar: Ayfer GÜLER

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir