Bitmemiş Mevzu

Paylaşın:

Bitmemiş Mevzu

Birleşmiş Milletler ’in verdiği rakamlara göre Dünya üzerinde hâlihazırda konuşulan 8000 dil vardır. Bu dillerin içerisinde belki de en güzeli, en zengini, en muteberi Türkçedir. Üstelik İngilizce ‘den sonra, bugün konuşulduğu alan bakımından da Dünya’da ikinci sıradadır. Tarihe imparatorluk dili olarak geçmiş ender dillerden biridir. Mazisi de bir o kadar eskidir.

Bu dilin ortaya koyduğu harikulade bir edebiyatı da vardır ki; destanları, koşukları, savları, sagularıyla; manileri, ninnileri, türküleri, koşmalarıyla; atasözü ve bilmeceleriyle; romanı, hikâyesi, denemesi ve efsanesiyle çok zengin bir anlatıma sahiptir.
Hâsılı; Balzac’ın millet için yaptığı tanım cuk diye üzerine oturmaktadır.

Dünya dillerinin ilk ortaya çıktıkları andan itibaren bütün ihtişamıyla ve bütün görkemiyle varolagelen güzel Türkçemiz bugün yok olma tehlikesiyle bir kez daha karşı karşıya bulunmaktadır. Zaman zaman uygulanan yanlış politikalarla bir kabile dili haline getirilen/ getirilmek istenen Türkçemiz ne yazık ki bugün kendisini kullananlar tarafından da katlediliyor. Fakülte bitiren gençlerimizin büyük bir çoğunluğu bundan elli yıl önce kaleme alınan bir kitabı sözlüğe bakmadan okuyamaz hale geldiği gibi, insanlarımız da dizilerden veya kültürümüze ters düşen muhtelif programlardan duydukları saçma sapan kelimelerle iletişim kurma çabasındalar.

İşte onlardan sadece birkaçı: “Bu yüzden dolayı”, “Bana yükselme”, “Sana yükseliyorum”…

Kişilerin ancak kelimelerle düşünebildiği hakikatini de göz önünde bulundurursak dilimize yapılan tahribatın sonuçlarının bu kadarla sınırlı kalmadığını görürüz. Meselâ, yıllardır bir türlü sonu gelmeyen “sözde” dilde sadeleştirme fakat “özde” dilde tasfiye hareketi bunlardan sadece biridir. Bu düşünceye göre “Türkçeleşen Türkçe’dir” kabulü doğru bir anlayış değildir. Bu yüzden de yıllardan beri konuşula konuşula iyice benliğimize işlenmiş olan ve en önemlisi de bütün Türkî Cumhuriyetlerde de kullanılmakta olan anahtar, hayat, ömür, asır, millet, akıl, ruh, kalp, nefes, aşk, şeref, şahıs, sayfa, bütün vs. gibi halkımızın yedisinden yetmişine anlayabildiği, Türkistan’la aramızda bir bağ, bir köprü durumunda olan güzelim kelimeleri atıp yerine açkı, yaşam, yaşantı, yüzyıl, ulus, us, tin, soluk, sevgi, onur, kişi bet ve tüm kelimelerini kullanmalıymışız!

Ne kadar sığ ve tehlikeli bir düşünce. Sanki bu kelimeleri atmakla iş bitecek ve muassır medeniyetler seviyesine ulaşmış olacağız. Peki, bu kelimelerle oluşturduğumuz onlarca, yüzlerce, binlerce atasözü, deyim ve özdeyiş var; onlar ne olacak? Meselâ, artık “Kalbimin anahtarı sende” yerine “Yüreğimin açkısı sende”; “Ömür törpüsü” yerine de “Yaşantı törpüsü” mü diyeceğiz? Kaldı ki aşk ile sevgi, kalp ile yürek aynı anlamda olup birbirinin yerini tutabilecek mi?

Hem bu uydurulmuş kelimeler kulağımıza çok iğreti geliyor hem de en mühim dil kaidelerinden birini teşkil eden “Atasözleri ve deyimler değiştirilemez” kuralı gereği dilimizden atılmak istenen kelimelerin yanında dilimizin başköşesine bağdaş kurup oturmuş binlerce atasözü, özdeyiş ve deyimi de dilimizden çıkartmamız gerekiyor. Böylece elli yıl önce yazılmış kitapları anlamayan bir gençliğe sahipken bu sefer yirmi yıl evvel yazılmış kitapları anlamayan bir nesle sahip olmuş olacağız.

Bir de güzelim Türkçemize bulaştırılan “-sel” ve “-sal” ekleri vardır ki bu konuda hükmü kıymetli dil bilginlerimizden Prof. Dr. Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu “Türkçeyi sala bindirdiler ve sala verdiler,” diyerek verdiği için bu konuya burada değinme lüzumu görmüyorum. Sadece şu kadarını belirtip geçeceğim. Arkasına takılmadıkları, yapışmadıkları kelime kalmayan bu “-sel” ve “-sal” ekleri de Türkçe değildir. Yavuz Bülent Bakîler Hoca bu eklerin menşei ve dilimizdeki halleri hakkında şöyle der: “Latinceden Fransızcaya oradan da Türkçemize aktarılan çirkinliklerdir. Dilimizin bozulmasında, melezleştirilmesinde garip ve gülünç duruma düşmesinde bu -sel ve -sal ekleri bütün arsızlıklarıyla ve bütün kabalıklarıyla ortadadır.”

Ayrıca Yavuz Bülent Bakîler çok haklı olarak “Türkçe bizim varlık sebebimizdir, Türkçe bizim şah damarımızdır,” diyor. Bu da demek oluyor ki; Türkçemizi kısırlaştırdığımız an, daralttığımız, küçülttüğümüz ve en nihayetinde yitirdiğimiz an önce bu topraklardan sonra yeryüzünden silinmemiz kaçınılmaz olacaktır. Çünkü siyasî bağımsızlıklarını yitirmiş nice toplumlar ancak dillerine sahip çıktıkları nispetinde yüz yıllar sonra tekrar siyasî bağımsızlıklarını elde ettikleri görüldüğü halde bunun tersini tarih henüz yazmamaktadır.

Yok olmamak adına yediden yetmişe birtakım görevler düşüyor. Meselâ;

1) Türk milleti tek olduğu gibi Türkçe de tektir. Bu hakikati her zaman aklımızda bulundurup bütün Türkler tarafından anlaşılan ve hepsi tarafından kabul görmüş kelimeleri dilimizden atmak yerine onların kullanımını yaygınlaştırmalıyız.

2) Bir dil zevki, estetiği, şuuru kazanmak için popüler kültürün yanında ve hepsinden önce Hikmet Tanyu, Said Çekmegil, Fetih Gemuhluoğlu, Samiha Ayverdi, Necmettin Hacıeminoğlu ve Yavuz Bülent Bakiler’le beraber Ömer Seyfettin, Peyami Safa, Reşat Nuri Güntekin, Nurullah Ataç, Mustafa Kutlu ve Hüseyin Nihal Atsız’ı da okumalıyız.

3) 1980’li yıllara kadar uygulanan fakat sonra terk olunan anlayışı tekrar hâkim kılmalıyız. Bu anlayış icabı başka dillerdeki kelimeleri telaffuz ettiğimiz şekliyle yazmalıyız. Misal: Feysbuk, vatsap, Nivyork

4) En yakın arkadaşımıza attığımız bir mesajdan tutun akademik bir çalışmaya kadar her mecrada yazdığımız Türkçe’ye özen göstermeliyiz. Bu özen çerçevesinde şahsi mesajlaşmalarımızda dahi ünlü kısaltmaları yapmayıp noktalama işaretlerini de kullanmalıyız.

5) Dilimizi yeni yeni yabancı kelimelerin istila etmesine müsamaha göstermemeliyiz. Bu maksatla; sokaklarımızı, caddelerimizi, kafelerimizi, otellerimizi, lokanta ve alışveriş mekânlarımızı kaplayan yabancı isimli tabelalara karşı da büyük bir mücadeleye girişmeliyiz.

Şimdilik aklıma bu kadar geliyor. Listeyi daha da uzatabiliriz.

***                                                                    ***                                                          ***

Şahsi görüşümdür:

Yurt dışında yaşayıp yılda bir ay ülkemize misafir olan Avrupalı Türklerin ana yurtlarında dahi Gevurun dilini kendi dillerine tercih etmeleri, onu daha kolaylıkla ve rahatlıkla konuşmaları, ülkemizdeki farklı etnik grupların güttükleri bölücülükten daha tehlikelidir.

Keşke köşe yazarlarımız bu konuyu işleseler, siyasilerimiz günlük didişmelerine ara verip bu konuya eğilseler, aydınlarımız, düşünce ve gönül dünyamızı işleyen fikir önderleri bu konuda önlemler ileri sürselerdi.

Belki de o zaman her şey çok farklı olur, Avrupa’nın fethi kendiliğinden gerçekleşmiş olurdu.

                      Enver GERDANCIOĞLU

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir