Bir Ahlâk Âbidesi: Nurettin Topçu

Paylaşın:

 Bir Ahlâk Âbidesi: Nurettin Topçu

Recep TEMEL

      Nurettin Topçu hakkında uzman kabul edilen ve yazdığı biyografisiyle[1] bilinen İsmail Kara, kendisiyle yapılan bir röportajda[2] merhum Topçu’yu “ahlâk merkezli bir filozof ve mütefekkir” olarak tavsif etmektedir. Filozof nitelemesinden hareketle Topçu’nun felsefe ile olan rabıtasını, aklı merkeze alan bir yaklaşıma indirgemek –  ki Kara, böyle bir yaklaşımda değildir – ve O’nu ceffel kalem dışlamak, O’nun ruh ve fikir dünyamıza kazandırdığı zenginliği elimizin tersiyle itmek olacaktır. Evet, o Fransa/Sorbonne Üniversitesi’nde felsefe alanında doktora yapmayı başarmış ilk Türk’tür. Bu başarı Topçu’nun Batı felsefesine hâkimiyetinin karinesi olarak kabul edilse bile insanın ve eşyanın hakikatini akıl merkezli ele alan klasik Batılı filozoflarla eş tutulmasını gerektirmez. Zira o Fransa’dan memlekete avdetinden (1934) sonra aklıyla tatmin olmayan ruhunun arayışını Gümüşhanevî şeyhi Abdülaziz Bekkine’ye[3] bağlanmak suretiyle teskin etmiştir.[4] 2 Kasım 1952 tarihinde Abdülaziz Bekkine’nin vefatını müteakip Topçu’nun duyduğu teessürü ve şeyhinin gönül ve zihin dünyasındaki etkisini O’nun şu satırlarında açıkça görmek mümkündür:

    “Ruhlarımızın önünde yürüyen o büyük varlığı kaybettim. Acılarım, zamanın ve kaderin kollarıyla kucaklanmayacak kadar engindi. Onun, bende şimdi muamma olan son bakışında melek masumluğu ile ilahî bir emir birleşmiş gibiydi. Hicap ile ihtarın bir bakışta böyle birleştiğini ömrümde görmemiştim. Peygamberane sakalının üstünde namütenahiye kolayca dalan mavi gözler de kapandıktan sonra sahipsiz kalmıştım. Sanki hakikat ve aşk âleminden atılmış da gölgeler ve yoksul mücrimler dünyasına sığınmıştım.”[5]

    Demek oluyor ki Topçu, insanın ve eşyanın hakikatini sadece aklın rehberliğinde anlamaya çalışan klasik bir filozof olmaktan öte naklin ve aklın ahenkli bütünlüğünde anlamaya çalışan bir şahsiyettir. Zaten Topçu’yu da diğerlerinden farklı ve aynı zamanda kıymetli yapan bu hususiyetidir.

   İsmail Kara’nın da ifade ettiği üzere Topçu’nun tasavvur ettiği sistemin merkezinde ahlâk vardır. Felsefî/fikrî manada yaptığı tespitlerin sıklet merkezinde ahlâk olması münasebetiyle insan, toplum ve devlet ancak ahlâklı oldukları nispette kıymetlenen varlıklardır.[6] Topçu’daki bu ahlakî hassasiyet “âlemde ahlâktan daha güzel, daha gerçek bir şey yoktur” cümlesinde somutlaşır ve kaynağını hiç tereddütsüz İslamiyet’ten alır. Öyle ki “insanlığın ahlâkı Kur’an-ı Kerim’le tamamlanmış ve Türkler de beşerin en ileri ahlâk davasının dokuz yüz yıl boyunca mücahitleri” olmuşlardır. Ayrıca Topçu’ya göre Türkler, “bir ahlâk tarihinin çocuklarıdır; ne ırk ne iktisat gibi endişeler onların ahlâkını sarsamaz. Onlar, ruh ve ahlâklarıyla kabre varacak ve bu değerlerle sonsuzluğa ulaşacaklardır.”[7]

    Nurettin Topçu kendi ifadesiyle ahlak meselesinin merkezine sorumluluk/mesuliyet kavramını koyar. Lâkin o güne kadar filozofların yaptığı şekliyle sorumluluğu menfi olarak yani şu veya bu kötü fiilin gerçekleşmesinden doğan sorumluluk olarak değil tam aksine kaynağını düşünceden alan ve insanı harekete geçirerek evrensel nizama ulaştıran müspet bir tasarruf olarak ele alır. O’na göre hem düşüncenin hem de hareketin esası insanî endişedir. İnsanı evrensel anlamda sorumluluk almaya iten endişe ise manevî hayatımızı oluşturan inanç hayatı içerisinde ortaya çıkar. Böylelikle kaynağını manevî hayatımızdan alarak oluşan ahlâkî hayatımızda sorumluluk, düşünme faaliyetini doğurur ve insan düşündükçe,  yapacağı hareket karşısında kendini daha sorumlu hisseder.[8]

    Ahlâkın merkezinde yer alan sorumluluk insanın ruh hayatına sürekli kuvvet verir. Bu sorumluluğun kaynağı, onun varlığının sebebi ise nereden geldiğini bilmediğimiz, menfaatsiz, alâkasız, sebepsiz, bize nüfuz eden âlemşümul ve mutlak bir merhamet duygusudur. Topçu bu durumu şu örnekler üzerinden somutlaştırarak anlaşılır kılmaya çalışır.

    “Evimde rahat otururken penceremin dışında dövülen bir insanın yardımına koşmam; cemaatin ahengiyle mest olarak yaşamakta iken zalimlerin keskin kılıcına hamle yapıp alnımı uzatmam zekâ ve mantıkla izah edilebilecek bir durum değildir. Bu ilahî bir harekettir ve koşan insan Allah’ın emrini yaptığını hisseder gibidir. Böyle bir merhametin hamlesiyle koşmada ise Allah’a doğru koşmanın zevki duyulur.”[9]

      Felsefede yaygın kabulün aksine Topçu ahlâk ile dini birbirinden ayırmaz. O’na göre “bazılarının yaptığı gibi, ahlâkı dinden veya dini ahlâktan ayırmak, insanın iç dünyasını kendisinden ayırmak demektir.”[10] Aslında insanlığın ahlâk tarihi bir bakıma dinler tarihidir. Bu bakımdan ahlâka ilişkin ilkelerin neler olması gerektiği konusunun ana kaynağı da dinin vahiy olunan hakikatleridir. Topçu meseleyi İslâm ahlâkı açısından değerlendirdiğinde konuyu kendi geliştirdiği “hareket” yaklaşımı üzerinden ele alır ve “ İslamiyet’te nasdan ve kaideden harekete geçilmediğini, belki hareketler ve olaylar üzerine emir ve kaidelerin gönderildiğini ifade ederek, ilk hareketlerin kaynağının da Hazreti Muhammed’in ruhunda kaynayan aşk olduğunu vurgular. Bu temel tespiti yaptıktan sonra Topçu, Kur’an-ı Kerim’de akıl ve hikmet gözüyle en büyük ve esaslı yeri ahlâkın tutması münasebetiyle İslâm dininin özünün, esasının ve hatta bizatihi kendisinin ahlâk olduğunu; Müslüman olmanın, İslam ahlâkına sahip olmak ve onu kendinde yaşamak olduğunu söyleyerek meseleyi mühürlemiştir.[11]

      Tefekkür iklimi itibariyle nevi şahsına münhasır bir şahsiyet olan Topçu, davranışlarıyla da ilmiyle âmil olduğunu teyit etmiş bir ahlâkın sahibidir. Bu durum O’nun meseleleri sadece nazarî olarak değerlendirmediğini göstermekle beraber tespitleriyle gönüllere sirayet etmesinin de vesilesidir. O’nun yüksek ahlâkî meziyetlerini göstermek bakımından bazı olaylar karşısındaki tutumunu nakletmek yerinde olacaktır.

        Nurettin Topçu’nun ilk görev yeri Galatasaray Lisesi’dir. Galatasaray Lisesi Müdürü Behçet Bey (Yusuf Behçet Gücer), o sene Haziran imtihanından geçmesini istediği nüfuzlu ailelerin çocuklarından altı kişilik bir öğrenci listesini Topçu’ya vermiştir. Nurettin Topçu bu teklife karşı “Eğer bunlar çalışkan talebelerse elbette geçerler” cevabını verir. Neticede talebelerin bir kısmı ikmal imtihanında da kalır. Müdür bu durumdan hoşlanmaz ve yazdığı olumsuz rapor üzerine Topçu’nun tayini evleneceği günün akşamında İzmir Erkek Lisesi’ne çıkartılır.[12]

        İstanbul İmam Hatip Lisesi’nden talebesi olan Emin Işık’ın, Hocası Topçu’yla ilgili naklettiği şu hatıra Topçu’nun ahlâkını gösteren muazzam bir misaldir:

      “Okul açıldıktan üç ay sonra, yılbaşına doğru okulun muhasebecisi Saime Hanım, Müdür Mahir Bey’e diyor ki: ‘Herkes ücretini aldı, bir tek Nurettin Bey gelmedi. Yalnızca bir gün dersi olduğundan ona ulaşamıyorum.’ Müdür Bey Cuma günü birinci saatin sonunda Nurettin Bey’i odasına çağırır: ‘Saime Hanım’a uğramamışsın birikmiş ücretin varmış, onu al’ der. Topçu: ‘Burası din okulu, ben buraya ücret için değil ibadet için geliyorum’ cevabını verince Mahir Bey: ‘Yahu Nurettin Bey, sen imzanı at, istersen parayı alma biz onunla hayır hasenat yaparız. Saime Hanım’ın zimmetinde kaldı, kaybolursa sorumlu olurum diye korkuyor’ dediğinde Topçu: ‘Sen benden akıllısın Mahir Bey ama ibadet parayla olmaz. Ben onu kendi zimmetime kabul ettikten sonra ister yemişim, ister sadaka vermişim ne fark eder’ diyor ve çıkıp gidiyor.

    Emin Işık yıllar sonra Hocası Nurettin Topçu’ya neden böyle davrandığını sorduğunda Topçu’nun ‘Evladım, burası din adamı yetiştiren bir okul. Siz fakir fukaraya ilim götüreceksiniz, dua edeceksiniz, oralarda bir şey beklemeyesiniz. Benim örnek olmam lâzım gelir. Örneği olmayan şey yok sayılır. Kitapta yazılan hakikat değildir, hakikat yaşanan şeydir’ cevabını verdiğini söyler.[13]

    Topçu’nun bir diğer talebesi R. Ercüment Konukman, büyüğe hürmet anlamında O’nun annesine düşkünlüğüne dair şunları anlatmaktadır:

    “Nurettin Topçu annesine son derece düşkündü. Onun sağlığı bozulacak ve kendisi de yanında bulunamayacak diye endişe ederdi. Bu sebepten de uzun süreli olarak evinden uzak kalamazdı. Konferans vermek üzere yurdun her tarafından sayısız davet alırdı. Ancak hiç birine de müspet cevap vermezdi. Her seferinde bir mazeret bularak reddederdi. Dernek (Milliyetçiler Derneği) Anadolu da şube açmaya başlamıştı. Hiç değilse şube açılışlarında derneğimizin manevi liderini aramızda görmek isteğimizi söylesek de Hocamız her seferinde bir mazeret bulurdu. Onu günü birliğine İzmit’e bile götürememiştik.”[14]

    Bütün ahlâk insanları gibi Topçu için de söz verildiğinde o söz muhakkak yerine getirilmesi gereken mükellefiyetti. İşini saatinde yapar, dersine özellikle saatinde girip çıkmaya çalışır,  öğrencilerin hukukunu gözetmek bakımından “Teneffüs çocukların hakkıdır, titizlikle riayet etmek lazım”  diyerek sürelere son derece ehemmiyet gösterirdi. Verdiği söze sadakate gösterdiği özeni anlatmak bakımından talebesi Emin Işık’ın birinci ağızdan dinlediğini ifade ettiği şu hadiseyi düşünmek yeterli olacaktır:

     “Hocalara ait eski ahşap bir ev vardı, onu yaptırıyordu. İşçilerin maaşları için sıkışınca, arkadaşlarından olan Yurdakul Dağoğlu’ndan 800 lira kadar borç para almış. Dağoğlu fazlasını teklif etse de ‘Benim maaşım o kadar’ diyerek reddetmiş. Aybaşında geri ödeyeceğini söyleyerek almış parayı. Eskiden öğretmenlerin maaşını Ziraat Bankası’ndan alıp okullara getiren mutemetler olurdu. Tam maaşların yatacağı gün, mutemet nedense gecikmiş ve akşam 17.30 gibi gelmiş. Hoca parayı aldığı gibi koşarak Dağoğlu’nun bürosuna gitmiş. Saat 19.00’a doğru varabilmiş ofise. Kan ter içinde ‘Kusura bakma, mutemet geç geldi o yüzden geç kaldım’ diyerek borcunu teslim etmiş. Dağoğlu, ‘Hocam neden zahmet ettiniz, yarın verirdiniz’ deyince de ‘Sözüm bu şekildeydi’ diye cevap vermiş.”[15]

    Bir ömürden bir-kaç misal dahi Topçu’nun hayatında ahlâkın ne denli yer tuttuğuna dair fikir vermek için yeterlidir. Anlaşılacağı üzere merhum Nurettin Topçu “bizim” dünyamızın hem fikirleri hem de fiilleri bakımından bir işaret fişeğidir.  Zannımca, fâni ömründe maalesef kadr u kıymeti bilinmeyen merhum Hocamızın ruhuna Fatihalar göndermek kadar eserlerini okuyup, davranışlarıyla yüksek ahlâkın numuneleri olacak Türk Gençleri O’na karşı sorumluluklarını yerine getirmiş sayılabilecektir.

 

                                                                                                                             Recep TEMEL

 

NOT: Bu yazı Alperen Dergisi’nin Haziran-Temmuz 2018 sayısından yazarının izniyle alınmıştır.

[1] İsmail Kara, 2013, Nurettin Topçu Hayatı ve Bibliyografyası, Dergâh Yayınları, İstanbul; İsmail Kara Nurettin Topçu konusunda uzman kabul edilmektedir. Topçu konusunda daha özet mahiyette İsmail Kara, 2016, “Ahlâk Davasına ve Muallimliğe Adanmış Bir Ömür, Temaşa Erciyes Üniversitesi Felsefe Bölümü Dergisi, Cilt 4, Sayı 4, s.6-23 bakılabilir. Bu çalışmaya http://dergipark.gov.tr/download/article-file/220028 adresinden de ulaşılabilir.

[2] İsmail Kara, 18 Ağustos 2013, Ahlak Merkezli Bir Filozof, Yeni Şafak Gazetesi Kitap Eki; Bu röportaja https://www.yenisafak.com/kitap/ahlak-merkezli-bir-filozof-555970 adresinden de ulaşılabilir.

[3] Abdülaziz Bekkine (1895-1952) Kazanlı tüccar Hâlis Efendi’nin oğludur. İstanbul’un Mercan semtinde doğmuş ve küçük yaşından itibaren İslâmî ilimlerle meşgul olmuştur. Medrese arkadaşlarından Mehmet Zahit (Kotku) Efendi ile birlikte Nakşibendî-Halidî şeyhi Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevî’nin halifelerinden Tekirdağlı Şeyh Mustafa Feyzi Efendi’nin manevî terbiyesinden geçerek irşad izni almıştır. Halk arasında daha çok Hacı Aziz Efendi olarak bilinen Abdülaziz Bekkine yaptığı sohbetlerle özellikle üniversite öğrencileri üzerinde etkili olmuştur. Bakınız Nihat Azamat, 1992, İslâm Ansiklopedisi, Abdülaziz Bekkine Maddesi, Türkiye Diyanet Vakfı, İstanbul, Cilt 5, s.365; Abdülaziz Bekkine hakkında daha açıklayıcı bilgiler için Abdülaziz-i Kazanî , http://www.iskenderpasa.com/73DB493E-6220-4CFE-9483-F31D15D19690.aspx adresine bakınız.

[4]  Bu dönemde Nurettin Topçu bir arayış içerisindedir. Bu arayışını göstermek bakımından yakın arkadaşı Sırrı Tüzer’e “Kafamda bir sürü problem var, fakat kimseye güvenemiyorum” şeklindeki şikâyeti oldukça manidardır. Bunun üzerine Sırrı Tüzeer, arayış içerisindeki Topçu’yu önce İstanbul Müftüsü A. Şeref Gülyazıcı ile görüştürür. Topçu, “Bu benim aradığım adam değil” diyerek görüşmeden tatmin olmadığını ifade edince bu defa Tüzeer, Topçu’ya Abdülaziz Bekkine’yi ziyareti önerir. İlk sohbette Topçu Abdülaziz Bekkine’ye bağlanır. Sohbetin bitiminden sonra çıkarlar fakat Topçu, “Acaba geri dönsen ayıp olur mu?” demekten kendisini alıkoyamaz. Bakınız Yusuf Turan Günaydın, Ocak 2006, Bağlanma: Abdülaziz Bekkine ve Nurettin Topçu İlişkisi, Hece Dergisi, Nurettin Topçu Özel Sayısı, Yıl 10, Sayı 109, s.92-97; Bu konuda Mehmet Pektaş Sırrı Tüzeer’den naklen Nurettin Topçu’nun şeyhi Abdülaziz Bekkine hakkında “Hocam, beni şüphe çukurundan alıp, iman irtifalarına çıkardı. Geceleri saat bire, ikiye kadar oturur, uykusu gelen, meselesi olmayan veya problemi halledilenler gittikten sonra saatlerce sohbet ederdik. Ben hep sorardım, O hep cevap verirdi. Şüphelerimi dağıtır, istifhamlarımı çözer, sıkıntılarımı giderirdi. Şu kadar senelik tahsil, bu kadar senelik okuma ve araştırmalarımda, felsefede, ilimde, Avrupa’da bulamadığımı O’nda buldum.” dediğini nakletmektedir. Bakınız Mehmet Pektaş, Temmuz-Ağustos 2015, Tefekkür Yolunda Bir Ömür: Nurettin Topçu, Tefekkür Dergisi, Sayı 65, https://www.tefekkurdergisi.com/Yazi-Tefekkur_Yolunda_Bir_Omur_Nurettin_Topcu-55739.html, Erişim Tarihi:11.06.2018

[5] Mustafa Kara, Temmuz 2015, “Vefatının 40.Yılında Nurettin Topçu İle Yıldırım’ın Huzurunda”, Bursa’da Zaman, Bursa Büyükşehir Belediyesi, Sayı 15, s.72, Yazının tamamı 72-75.sayfalar arasındadır; Bu yazı Nurettin Topçu’nun “Taşralı” isimli romanının içinde mevcuttur.

[6] Mustafa Cihan, 2016, Nurettin Topçu ve Ahlâk Eğitimi, Atatürk Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Sayı 56, s. 1389

[7] Nurettin Topçu, 1998, İslâm ve İnsan, Mevlâna ve Tasavvuf, Dergâh Yayınları, İstanbul, Bu eserin özellikle “İslâm Ahlâkı” başlığını taşıyan 82-103 sayfalar arasına bakılabilir. Topçu’ya göre asıl ahlâk kahramanları peygamberler ve velilerdir. Bir de bunları takip etmesini bilen ahlâk âşıkları ahlaklılığın iradesine sahiptirler. Bu çerçevede İslâm tarihinde fütuhatın kılıçtan evvel ruhla kazanıldığını ve Mekke’yi fetheden gücün Peygamberin ruhu olduğunu ifade eder. Türk tarihinde de İstanbul’u alanın Fatih’in kılıcı olduğu kadar fethin anahtarının Akşemseddin’in ruhaniyetinde olduğu; Mısır’ın fethinde de Yavuz’un azmi kadar ilahî destek ve teminatıyla Zembilli Ali Cemâli’nin ruhunun etkili olduğu görüşündedir.

[8] Nurettin Topçu, 1995,  İsyan Ahlâkı, Dergâh Yayınları, İstanbul, s.31

[9] Nurettin Topçu, 1974, İradenin Davası, Hareket Yayınları, İstanbul, s.81-82

[10] Nurettin Topçu, İslâm ve İnsan, Mevlana ve Tasavvuf, s.86

[11] A.g.e., s.86-87

[12] İsmail Kara, Kasım 2009, Ahlâk Davasına Adanmış Bir Ömür: Nurettin Topçu, İş Ahlâkı Dergisi, İGİAD Yayını, Cilt 2, Sayı 4, s. 92; Aynı kaynakta verilen 8 numaralı dipnotta Okul müdürü Behçet Bey’in 1934-35 ders yılı sene sonu talim raporuna Nurettin Topçu için “Fena, geçimsiz, inzibatı temin edemeyen ve dersinden istifade ettiremeyen bir öğretmen” olduğunu yazdığı verilmektedir.

[13] Emin Işık,  “Nurettin Topçu Yaşayan Bir Hz. Ömer’di”, (Röportaj: Beytullah Çakır), Lacivert Dergisi, Sayı 43, http://www.lacivertdergi.com/soylesi/2018/02/17/nurettin-topcu-yasayan-bir-hz-omerdi, Erişim Tarihi: 10.06.2018

[14] R. Ercüment Konukman, Nurettin Topçu, http://www.turkmeclisi.org/?Sayfa=Temel-Bilgiler&Git=Bilgi-Goster&Baslik=nurettin-topcu&Bil=132, Erişim Tarihi:10.06.2018

[15] Işık, “Nurettin Topçu Yaşayan Bir Hz. Ömer’di”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir