Aziz Bey

Paylaşın:

AZİZ BEY

Eskimiş dükkandan adımını atarken bin bir türlü kokunun bir anda burnuna gelmesiyle hapşurdu Aziz Bey.’Elhamdülillah.diyerek yüreğinin çarpıntısını biraz olsun ferahlattı. Meşhur Mehmet Usta’nın aktarı Aziz Bey’in gözlerini doldurmuştu. Aylar sonra içeri girmişti ne de olsa, toz ve örümcek ağları etrafı sarmıştı.

Raflardaki bitkisel şampuanlar, zencefiller, bitki çayları, çeşit çeşit kurular, baharatlar el sallıyordu sanki Aziz Bey’e. Dükkanın ortasında duran silindir kutulardaki mercimekler, nohutlar, bulgurlar, düğürcükler ve daha nice bakliyatlar sitemle gülümsüyordu. Aziz Bey’in gözyaşları çaresizce süzülüyordu yanaklarından.

Bir müddet etrafı seyretti, sonra köşede duran süpürge ve küreği eline alıp yerleri süpürmeye başladı. Kaç saat elinde süpürgeyle dükkanı dolandı bilinmez ama belinde dayanılmaz bir sancı hissettiği zaman deri koltuğa oturdu.  Başını kaldırıp camdan dışarı baktığında gökyüzünün kızıllığı Aziz Bey’i adeta büyüledi. Güneş batıyordu işte. Bir gün daha geçip gitmişti şu pespaye hayattan. Bir gün daha yaklaşmıştık sona. Evet ya! Son. Hani şu hepimizin gideceği yer. Aziz Bey bir müddet daha cama baktı, ortalığı karanlık basınca elini duvara uzatıp ışığı açtı.

“Bak işte Mehmet Usta, sona yaklaşıyoruz hepimiz. Ne vardı erkenden göç edip beni bir başıma bırakacak… Marifetmiş gibi vasiyetinde dükkanı bana bırakmışsın. Pehh! Koskoca Aktar Mehmet Usta’ya bak sen, tabelan eskisin emi. Tabelan eskiyip çöküversin…”

Aziz Bey’in eli masadaki tozlanmış radyoya gitti. Evirip çevirip güzel çeken bir kanal buldu.

Ayrılık, ayrılık… Aman ayrılık… diyordu sanatçı. Tabi ya kimdi bu sanatçı ?

Her bir dertten olan, yaman ayrılık…

Düşündü Aziz Bey. Dilinin ucundaydı ama kadının adını getiremiyordu. Ve bir nakarat daha girdi araya… Ayrılık, ayrılık… Aman ayrılık…

“Her bir dertten olan yaman ayrılık… Bak Mehmet Usta, yaman ayrılık diyor kadın. Bu yaman ayrılığı niye bana bırakıp gittin sorarım sana.”

“Sus aksi adam sus, bir şeyi de beğen yahu! Ne güzel sessiz sakin iç nargileni. Git bizim elma ağacının altındaki kıraathaneye iki çay söyle, biri sana biri bana. Sonra sar bir tütün, iç açık çayınla. Bak açık dedim haaa sakın tavşan kanı içme. Bu yaşta ne gerek var. Hem ben mi öldüm? Azrail geldi yanıma. Git dedim, olmaz dedi. Ne deseydim?”

Sensiz içemem ben açık çay falan. Tadı çıkmaz bir kere. Oturup kelam edecek ahiretliğim olmadıkça boğazımdan geçmez.”

“Bırak bunları Aziz Efendi! Sen söyle bakalım bizim hanım ne hallere düştü ben gidince?”

“Üstat oralara hiç girme hiç.”

“Nedenmiş o ?”

“Yahu dedim, bir gideyim taziyeye hal hatır sorayım. Çocuklar oturmuş mirası tartışıyorlar. Yenge hanım ayılıp bayılıyor. Dükkanı bana bıraktın diye demediklerini bırakmadılar. Ah dedim içimden, ah be Mehmet Usta ne diye bıraktın şu aktarı bana?  Bugün yarın kara toprağın altına gireceğim.”

“Bak tahmin ettiğim gibi olmuş. Gördün demi nasıl kavga ediyorlar birkaç karış toprak için. Dükkanı da onlara versem satarlardı be Aziz. Burada çok hatıram var benim. Kıymet bilmez insanın elinde hiç olurlardı. Düşündüm dedim ki dostum Aziz’e bırakayım, o da oğluna bırakır. En azından emeklerim zayi olmaz. İyi etmiş miyim söyle bakalım. Hem senin oğlan benden öğrendi az çok.”

“Haklısın Mehmet, kadir kıymet bilmez olmuş senin evlatlar. Düşününce benim de aklıma yattı bak. Hem bizim kerata okumayacam baba deyip duruyor. En azından elinde bir iş olur, el içine çıkmaya yüzüm olur.”

“Ee anlat bakalım aylarca ne diye boş bıraktın benim dükkanı. Verdik de iyi mi ettik sanki, saatçi Aziz Usta’ya emanet bırakacağız da kara toprak altına gireceğiz. Peh! Aşık Veysel’in dediği laf da doğruymuş hani ‘Yüzün yırttım tırnağınan elinen. Yine beni karşıladı gülünen. Benim sadık yarim kara topraktır.”

“Edebiyat yapma şimdi bana Mehmet Usta. Hem ben ölünce sen gelir miydin saatçiye? İşin aslı o da değil! Ben senden sonra daha bir çöktüm. Sanki yıllarımı elimden çekip aldılar. Çocukluğumu, gençliğimi hatta ihtiyarlığımı bile aldılar. Durun dedim, Mehmet’te geçmişim var dedim. Geçmişle yaşamak için uzun bir ömrün olmayacak dediler. Dediler ama görünüşe göre hala geçmişin pençelerinden kurtulamadım. Dükkanı kaç tur süpürdüm muallak.”

“Tamam tamam, hemen ağlayıp sızlama. İyi ettin geldin bak. Ha erken ha geç; unutmadın ya beni, buraları,  yıllarımızı… Gelip havalandırsan bile kafi gelir bana. Kemiklerim hava alır bak ciddiyim.”

“Ulan koca koca adamsın hala şaka peşindesin. Öldün yine şu buz gibi mizahından kurtulamadık iyi mi?”

Aziz Bey bazen gülüyor, bazen ağlıyor, bazen de kızıp hüzünleniyordu. Arada deri koltuktan kalkıp elindeki süpürgeyle dükkanı bir tur daha süpürüyordu. Sokaktan geçenler Aziz Bey’in haline gülüyordu. Çocuklar bir müddet alay edip dağılıyorlardı. Kimse şaşırmıyordu bu olaya. Hem neden şaşırsınlar ki,  her köyün bir delisi yok mudur? Ama bizim Aziz Bey deli midir veli midir ona da siz karar verin.

                                                                                                                                 Nisa ESER

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir