Aydınlanma Kavramı Ve Bu Kavramın Türk Aydını Üzerindeki Etkisine Genel Bir Bakış-2

AYDINLANMA KAVRAMI VE BU KAVRAMIN TÜRK AYDINI ÜZERİNDEKİ ETKİSİNE GENEL BİR BAKIŞ-2

Türkiye’nin I.Dünya Savaşı’na kadar Batı Medeniyetine açılan kapısını Fransa olarak belirlemesinde Mehmet Çelebi önemli bir rol oynamıştır. Hazırladığı raporda siyasi yönlerinden hiç bahsetmediği Fransız kültürünün etkisinde kaldığı anlaşılmaktadır. Fransız bina ve bahçe mimarisi, eczaneleri hastaneleri, fabrikaları, sokak yapıları, evleri ve ulaşım araçları kendisinde çok büyük bir beğeni oluşturmuştur. Mehmet Çelebi’nin hazırladığı rapor aynı zamanda askeri yönden ordunun Avrupai ordu düzenine göre modern bir şekilde düzenlenmesi konusunda da yardımcı olacaktır. Kenan Akyüz rapor hakkında şu değerlendirmeleri yapar: Mehmet Çelebi’nin bu mühim raporu devletçe gereği gibi değerlendirilemedi. Raporun Batı medeniyeti hakkında verdiği mesaj bir bütündü. Gerçi raporda belirtilenler, bu medeniyetin sadece gözle görülebilen yanlarıydı, yani sonuçlardı. Bu sonuçlara götüren olayları görüş, düşünüş ve değerlendirme tarzına ‘akılcı ve gerçekçi yola dokunulmamıştı.’ (Akyüz, s.6, 2017). Kenan Akyüz yaptığı değerlendirmede Türkiye’deki aydınların bu raporu ele alırken yeterli bir bilgi birikiminden yoksun olması, siyasi ve sosyal şartların yeterince olgunlaşmaması Türkiye’nin Batı medeniyeti karşısında alacağı tavır ve bunun neticesinde oluşturacağı hedefleri önemli derecede etkilemiş ve belki de Ülke’yi dağılmaktan kurtaracak çarelerin önünü baştan kapatmış olacaktı.  Batı medeniyetiyle ilk önemli ilişkilerin askeri, mimari ve matbaacılık konusunda sınırlı kaldığını belirten Akyüz askeri ve matbaacılık alandaki etkilenmeleri olumlu bulurken mimari alandaki etkilenmelerin gereksiz ve ülkenin zor durumdaki ekonomisini zarara uğratacak birtakım gereksiz harcamaların önünü açtığını düşünmektedir. Kenan Akyüz, 1726 yılında kurulan ilk resmi Tercüme Heyetinde Batıdaki pozitif bilimlere ait eserleri çevirecek bir kadroya sahip olunması gereken yerde Doğunun asırlardan beri süregelen eserlerini çevirme işine gidilmesi ve ilk kurulan matbaada bunların basılması Türkiye’deki pozitif bilimlerin daha geç gelişmesine sebep gösterir.  Akyüz eleştirilerini daha da ağırlaştırarak bu dönem Osmanlı aydınının ülkenin gerçek ihtiyaçlarını bilmek veya belirlemek yerine şahsi zevk ve çıkarları uğruna israf hayatını seçtiklerini belirtir. Bu dönemde yapılan askeri alandaki gelişmelerin yeniçerilerin menfaatlerine ters düştüğü bilinmektedir. Yeniçeriler nitekim bu dönemde kanlı bir isyan başlatmış ve dönemin padişahı III. Ahmed’i tahttan indirmeyi başarmışlardı. III. Ahmed’ten sonra başa geçen II. Mahmud anarşi ocağı haline gelen Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmış ve Türkiye’nin modern bir ordu yapısına kavuşması yolunda çalışmalara hız vermiştir. Ahmet Hamdi Tanpınar Tanzimat Fermanını ikinci zafer olarak nitelendirirken aslında ilk zafer olarak da yeniçeri ocağının kaldırılmasını görmektedir. (Enginün, s.22, 2017). Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ulema sınıfı ve yeniçeri ocağındaki birçok bektaşi’nin çıkarlarını zedelemiştir. Bu dönemde birçok Bektaşi tekkesi kapatılmış ve bu tarikat devlet takibine alınmıştır (Akyüz, s.9, 2017). II. Mahmut askeri alanda her ne kadar yenilik yapmaya çalışsa da yüksek rütbeli subayların yetiştirilmesi ve bunların ordunun başında görev yapması zaman alan bir durumdur.  II. Mahmut zamanında askeri alanda yapılan yenilikler sadece askerin yetiştirilmesi ve teçhizat konusunda değil aynı zamanda tıp alanında nitelikli insan yetiştirmeye yönelik olarak da devam etmiştir. Askeri tıp okulu açılmış ve bu okulda öğretim Fransızca olarak yapılmıştır. Fransızca birçok pozitif ilimle ilgili eser bu okula getirilmiştir. Bu okulun açılmasından sonra Avrupa’nın farklı ülkelerine öğrenciler gönderilmeye başlamış değişim askeri alanda farklı olarak başka alanlara yayılmaya başlamıştır.

Kenan Akyüz, Medeniyet değiştirmenin her şeyden önce bir zihniyet değiştirme ve zihniyet değiştirme de bir eğitim meselesi olduğuna işaret ederek Türk milletinin bu yola giriş sürecini ilk olarak III. Selim devrinde açılan Mühendishane ve II. Mahmut döneminde Mekteb-i Hayriyye gibi okullardaki pozitif bilimlerin öğretilmesiyle başlatır. Daha sonra Abdülmecid zamanında onun koruduğu küçük bir zümrenin Türkiye’nin ilerlemesi ve gelişmesinin Avrupai bir eğitimden geçtiği, bunun da ilkokuldan başlayarak gerçekleştirilmesi görüşünde oldukları, medreselerin yanında modern üniversitelerin kurulması için alıştıkları bilinmektedir (Akyüz, s.16, 2017).

Türk aydınlanmacılarından Sadık Rıfat Paşa’nın 1838’de kaleme aldığı yazısında İnsan hükümet için değil, hükümet insan içindir ibaresi 1839 Tanzimat Fermanında ‘Herkesin can, mal, ırz güvencesi devlet tarafından sağlanacaktır şeklinde karşılığını bulacaktır. Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun kültür kaynakları sorgulanmaya başlanmış, uzun süredir toplumun geneline hâkim olan dini, sosyolojik, idari kaideler yerini uzun süre Türk aydının fikir dünyasında etkisini sürdürecek pozitivizme bırakmıştır.

Jale Parla ise Mutlak Metin adlı makalesinde Osmanlı Aydının dünya görüşünün kaynaklarını sorgular. Necati Öner’in Türkiye’de İlim ve Mantık Anlayışı adlı makalesinden yararlanan Parla, bu dünya görüşünü üç maddede toplar.

  1. İslam ilminin temelini oluşturan Fıkıh ve Kelam,
  2. Yunan uygarlığından, özellikle de Aristoteles’ten etkilenmiş suri mantık,
  3. Mezopotamya uygarlıklarından gelen gizemci bir ilim anlayışıdır.

Parla’nın Osmanlı aydınının dünya görüşü kaynaklarını sıralaması Tanzimat dönemi aydınını anlama noktasında bize yardımcı olacaktır. Tanzimat dönemi aydını her ne kadar yüzünü Batı’ya dönmüş olsa da birtakım fikir ayrılıkları ve beslendiği Doğu kültür ve medeniyetinin tesirleri bu yeni medeniyetle çatışma yaşamasına sebep olacaktır.

Avrupai tarzda eğitimi gerçekleştirmek adına atılan adımların çoğu yeterli sayıda gerçek anlamda seçici, şüpheci, yaratıcı bir aydın potansiyeli olmadığından boşa yapılmış birer hamle gibi görünmektedir. Bu dönemde Türk aydınına derman olan bir nebze de olsa dünyanın ahvalinden onları haberdar edecek olan tercümelerdir. Tanzimat’ın 20 yıl sonrasında Münif Paşa’nın Volter, Fenelon ve Fontenel’den seçilmiş felsefi diyalogları içeren Muhaverat- ı Hikmeyye çevirisi ve Yusuf Kamil Paşa’nın Fenelon’dan yaptığı Telemak adlı eseri yenileşme hareketinin düşünsel zeminin oluşturacaktır.  Bu eserlerden sonra Victor Hugo’nun Sefiller adlı eseri Hikaye-i Mağdurin adıyla tefrika edilirken Ahmet Lütfi Efendi Daniel Defoe’nun Robenson Cruzoe, Teodar Kasap ise Monte Cristo’yu dilimize kazandırdığı görülmektedir (Korkmaz, s.25,  2016).

Korkmaz Batı’dan dilimize çevrilen bu eserlerin Osmanlı/Türk modernleşmesinde geçmişten var olan anlatı geleneğinin yeniden dirilmesini sağlayarak önemli bir görevi yerini getirdiğini belirtir. Yine Korkmaz, yazısında Hilmi Ziya Ülke’nin ‘Yıkılan medeniyetler bütün tesirlere kapılarını kapayan medeniyetlerdir’ sözüne atıf yaparak bu tercümelerin önemine dikkat çekmek istemiştir. Korkmaz yazısının devamında bu dönemde yapılan en büyük yanlışın diğer geçmiş dönemlerde Arap ve Fars edebiyatlarının tesirinde hiçbir özgünlüğü olmayan anlatı geleneğinin bu kez Avrupa’dan yapılan çevirilerle Türk edebiyatının kendisi olmak yerine bu eserlere göre kendilerini konumlayacak ve özgünlüğünü kaybetmiş bir tür uyarlama işlemenin olumsuz durumuna dikkat çeker. Tanzimat’ın ilk dönem aydınları politik ve sosyal konularda destek almak için kullandığı bu tercüme eserler Servet-i Fünun döneminde birebir taklit olarak dilimize kazandırılacaktır. Tanzimat dönemi ilk aydınları doğulu kültür ve medeniyetinden tam olarak kopuş gerçekleştiğini söylemek yanlış olur diye belirtmiştik. Bu medeniyetle buluşmaları ve onlardan esinlemeleri ise kendi kalemlerinde oluşturdukları eserlerle olur. Şinasi ile başlayan bu süreç ileride Sadullah Paşa, Beşir Fuad ve Tevfik Fikret gibi aydınlarda zirve noktasına çıkacaktır.

Tanpınar’ın ifadesiyle 1839 Tanzimat Fermanı’nın ilanı ile Batılılaşma bir devlet programı oluyor ve bütün kurumları da yeniliyordu. Bu fermanın ardından gelen Islahat Fermanı’yla beraber sanat eserlerine yansıyan Batılılaşma hareketi Şinasi ile birlikte edebiyatımıza yeni tür ve şekillerin girmesiyle farklı boyut kazanmıştır. Şinasi’nin özellikle nesir alanında edebiyatımıza getirdiği yenilikler edebiyatın işlevini estetik zevkten toplumsal bir faydacılığa doğru kaydıran nitelikteydi. Özellikle gazetenin toplumda yaygınlaşması adına yapılan birtakım çalışmalar, dilde sadeleşme hareketleri ve tercüme eserlerin varlığı Osmanlı Aydınının kafasında farklı bir medeniyetin ilk ışıklarını vermeye başlamıştır. Yaptığı çalışmalar ile edebiyatın toplumsal işlevini yerine getirmeye çalışan Şinasi, Osmanlı toplumunun geri kalmışlıktan kurtulmasının reçetesini gazeten geçtiği görüşündedir. Şinasi’nin gazete için amaçladığı, o dönem için aydın zümre ile halk arasında  ‘bir okul’ işlevini görmesini sağlamaktır. Şinasi Medeniyet-i asriye  (ileri bir medeniyete ulaşma) ve ‘ıslah-ı efkâr(düşünme yollarını geliştirme) yoluyla cehaleti önleme ve eğitime verdiği önem verdiğini göstermektedir. Şinasi Tercüme- Manzume adlı eserinde Türk edebiyatında Batı dillerinden yapılmış tercüme şiirleri içeren bir eser olarak karşımıza çıkar.

Ramazan Korkmaz Şinasi için ‘akılcı bir kavrayışı; dünya ve Tanrı ilişkilerine kadar taşımak isteyen modernist bir öncüdür’ der. Şinasi’nin açılımları geç kalan Türk rönesansının ilk açılımlarıdır. Reşit Paşa için yazdığı münacatta Medeniyeti bir din Reşit Paşa’yı da bu dinin peygamberi olarak görmesi Şinasi’nin amacını ve sanatını ortaya koyar.

Acep midir Medeniyet resulü dense sana

Vücud-ı mu’cizin eyler taassubu tahzir

Yine kasidelerinde Şinasi’nin aklı ön plana çıkaran beyitleri onun pozitivizmin etkisinde kalarak eserler verdiğinin göstergesidir.

Dilin iradesini başta akl eder tedbir

Ki tercüman-ı lisandır anı eden takrir

         Şinasi’ye göre Osmanlı Devleti’nin içine düştüğü buhranlı dönemden çıkmasının reçetesi aklın rehberliğinde bir anlayıştır. Şinasi’nin aklı ön plana çıkaran yapısının yanında varoluşçu düşünürlerin ‘insan kendi kendini seçer’ ifadesine uygun beyitleri kaleme aldığını görülmektedir;

Kader dedikleri halkın murad-ı haktır kim

Ezelde etti bizi her umurda Tahyir

         Yukarıdaki beyitte geçen Tahyir sözcüğü iki şeyden birini seçmek anlamında kullanılmış ve burada Şinasi’nin insan iradesiyle almış olduğu şeylerin kader olarak nitelendirilemeyeceği, bunun bir tür tercih ve karar olduğunu görülmektedir. Şinasi teslimiyetçi bir kader anlayışına karşı çıkmaktadır. Şinasi Münacat adlı şiirinde durumu daha da ileri götürerek Tanrı’nın dahi akılla kavranması gerektiğini dile getirmektedir:

 

Vahdet-i zatına aklımca şehadet lazım

Can u gönlümle münacat ü ibadet lazım

Şinasi’nin münacatı incelendiğinde geleneksel münacat yazma anlayışından çok farklı bir minvalde şiirin kaleme aldığı ortaya çıkar. Eleştiren ve ikna edilmeyi bekleyen bir zihnin kaleminden çıkan bu sözler Türk aydınının gelenek dışına çıkarak teslimiyetçi anlayışı terk edip eleştiren, sorgulayan, aklı ön plana çıkaran ve bunların şekillendirdiği bir Osmanlı aydını profili çizmektedir.

Osmanlı Aydınındaki teslimiyeti anlayışın yerini alan şüphe aslında biraz daha erken Akif Paşa’nın âdem Kasidesi adlı eseriyle başlar. Akif Paşa şiirinde varlığın karşısına koyduğu yokluğun ve bu yokluğun neticesinde ortaya çıkan paradoks içinde Türk şiirine yeni bir yok olma getirecektir. Realist bir anlayışla kaleme aldığı şiirinde ölüm inancı Klasik edebiyattaki anlayıştan farklı olarak korkulası, kötü bir olay olarak şiirimize girmiştir.

 

KAYNAKÇA

  1. Akyüz, K. Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri, İnkılâp Kitapevi, İstanbul, 2017.
  2. Enginün, İ,Yeni Türk Edebiyatı Tanzimat’tan Cumhuriyet’e, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2017.
  3. Korkmaz, R. Yeni Türk Edebiyatı El Kitabı, Grafiker Yayınları, Ankara, 2016.
  4. Tanpınar, A. Ondokuzuncu Asır Türk Edebiyatı, Çağlayan, 
  5. Parla, J. Babalar ve Oğullar – Tanzimat Romanının Epistemolojik Temelleri, 2013.

 

 

         Hasan Hüseyin GÖK

 

Yazımızı sosyal medyada paylaşın:
0

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir