Avcı Toplayıcı Toplumdan Soma’ya Tarih Boyu Emekçinin Serüveni

Paylaşın:

AVCI TOPLAYICI TOPLUMDAN SOMA’YA

TARİH BOYU EMEKÇİNİN SERÜVENİ

              Hiçbir şey, hiçbir olay hemen şu anda, aniden olmaz. Onu destekleyen, besleyen bir tarihsel arka planı mutlaka vardır. Değil midir ki tarih neden sonuç ilişkisidir; o zaman dertlerimizin sebeplerini tarihin derinliklerinde, devalarını da gerçekçi hayat nizamlarında aramak zorundayız.

            Sözün burasından hareketle, insanlık tarihi “Avcı-toplayıcı” toplum modelinden “Tarım toplum modeline”  evrildiğinde –bu ortaçağ’a tekabül eder- Avrupa’da ‘derebeylik’ diye bir rejim türedi; başka bir ifadeyle bunun adı ‘feodalizm’ idi. Bu derebeyleri geniş toprak ağlarına sahiptiler ve topraklarında çalıştırmak üzere insanları köleleştirmişlerdi. Köle haline getirilen insanlar çalışacaklar,  emeklerinin karşılığında sadece karınlarını doyuracaklar, bir lokma haricinde hiçbir şey talep etmeyeceklerdi. Eğer çalışmaz da toprağı terk ederlerse vücutları kızgın demirlerle dağlanır, kendilerine kaçak damgası vurulur, bir anlamda başkaldırılarının bedelini canlarıyla öderlerdi…

            Zavallı emekçilere asilzadeleri küçük bir toprak parçası tayin etmişti, bu yolla onun maişetini temin etmiş oluyordu. Başka hiçbir şeyden tasarruf hakkı yoktu. Bir eli yağda diğeri balda olan derebeyi ise devlet işleriyle meşgul olurdu. Siyasi hayatı ve düzeni kontrol eden hep o idi.

            Ortaçağ’da kilisenin de şiddetle desteklediği bu düzen olanca çirkin yüzüyle makinenin icadına kadar insanları sömürmeye devam etti. Makinenin icadı, zaten köhneleşmiş olan bu zulüm düzenini doğal olarak ortadan kaldırdı ve tarihe gömdü.

             Eski giderse meydan boş kalmaz elbet. Makineyle beraber gelen yeni düzende, fabrikalarda çalıştırılmak üzere işçilere ihtiyaç vardı. Köylüler, yani emekçiler toprak esaretinden kurtuluyorlar, şehirlere akın akın göç ediyorlardı. Şehir onlar için özgürleşmek, derebeylerin zulmünden kurtulmak demekti. Bu yüzden bir anda Avrupa’da nüfusu yüz binlerle ifade edilen şehirler oluşmuştu.

              ‘Kurtulduk, özgürleştik’ sanıyorlardı. Kendi arzularıyla gelip teslim oldukları hayatın ne olduğunu henüz bilmiyorlardı. Zira burada derebeylerinin yerini artık kapitalist cehennem zebanileri almıştı. En olmadık işlerde, hayvanlara bile reva görülmeyecek şartlarda çalıştırılıyorlar, eski toprak günlerini mumla arıyorlardı. Öyle bir hale geldiler ki, yaşadıkları dram ve gördükleri işkence artık canlarına tak etti.

Bıçak kemiğe dayanınca emekçinin başka çaresi kalmamıştı. Tüm gücünü seferber edip bu zalim rejimle amansız bir savaşa tutuştu. Kapitalizmin acımasız pençesinden kurtulmak için bin bir türlü meşakkat ve çileye katlandı. Savaştı, canını ortaya koydu.  Kurtulacağını umut ederken, ona gizlice pusu kurmuş demir bir kuvvetin varlığından habersizdi. Garip emekçiler ne olduğunu anlayamadan kendilerini bir anda yeni kurtarıcısının kolları arasında buldular.

            Kimdi biliyor musunuz yeni kurtarıcı? “İnsan, bir lokma peşinde koşan hayvandır,” diyen Komünizm. Kendisini hayvan olarak gören ve öyle tanımlayan bir sistemi kurtuluş ümidi olarak gören emekçiler maalesef zulümden kurtulamadılar. Çünkü, kurtarıcı olarak görülen Sosyalizm; barış, özgürlük, hak ve adalet gibi kutsal kavramları itibarsızlaştıran, değersizleştiren, bu kavramların içini boşaltan, hayal mahsulü, hatta ütopik bir dünya görüşüydü.

             Hatta sosyalistler onların hayvandan geldiğini ispatlamak için bilimsel bir teori diye Darwin’in “Evrim teorisi” zırvasını bile ortaya attılar. İnsana en çok benzeyen hayvan maymundu.  Köleler buna inanırdı, onların düşünme yetileri yoktu, düşünce buydu. “Yalan söylemiyoruz, işte size ispatı,” diyerek kitleleri ikna yoluna gittiler. Darwin’in teorisini başka türlü nasıl okuyabilirdik? İyi de bu nasıl bir kurtarıcı idi? Muhatabını hayvan olarak gören bir zihniyet insanı nasıl refaha kavuşturacaktı? Bu eşyanın tabiatına aykırı bir şeydi, zaten olmadı.

***

            Zaman değişiyor, şartlar değişiyor ama emekçi için güneşin altında değişen bir şey yok. Gariban emekçi yeniden kapitalistlerin azgın ağına düştü. İnsanlığın, gerçek kurtarıcıyı göremeyip sahte ilahlardan medet umduğu müthiş bir cahiliyet asrında yaşıyoruz. Bu günkü mücadele, etkinliğini yitiren, gözden düşen ve “İnsanı lokma peşinde koşan hayvan,”  görenlerle; “Daha çok kazanmalıyım, nasıl olsa insan bir köledir, bu da onun kaderidir.” anlayışında olan zalim kapitalistlerin, mazlumların alın teri üzerinden yaptıkları hesaplaşmadan ibarettir.

            Bu gerçeği Rahmetli Erbakan Hoca “Olay ejderhanın iki çenesinin açılıp kapanmasıdır, Komünizm alt dişi, kapitalizm üst dişidir,” diyerek çok veciz bir şekilde ifade etmişti. Mazlumları fırına ekmek atar gibi bu zalim dişlilerin arasına atıyorlar. Değirmende un öğütülür gibi insan emeği öğütülüyor maalesef. Soma’nın bize söylediği tam da bu. Yoksa üç yüz insanın hayatına mal olan bir kazada böyle komik cezalar mı olurdu?

            Peki, yapmamız gereken nedir o zaman? İlelebet zulüm düzeni devam mı etmelidir, elbette ki hayır. “İşçinin alın teri kurumadan emeği verilmelidir,” diye buyuran Yüce bir yol göstericinin ümmeti olan bizler bilelim ki; “Biz kendimizi düzeltmeden Allah bizi düzeltmeyecektir.”  Aslımıza dönmedikçe boşa hülyalar kurmaya devam edeceğiz, safsatalar ve efsaneler kurtuluş diye altın tepsi içinde bizlere pazarlanmaya devam edecektir.

             Tarih bütün çıplaklığıyla bize bu gerçeği haykırmaktadır.

        Fehmi DEMİR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir