ANA RAHMİNDEN HUZUR EVİNE GEÇEN SÜREÇTE AİLENİN EVRİMLEŞMESİ

Paylaşın:

ANA RAHMİNDEN HUZUR EVİNE GEÇEN SÜREÇTE AİLENİN EVRİMLEŞMESİ

‘ANNE’ kelimesi literatürlerde; “çocuğunu dünyaya getiren kadın, ana, valide.” olarak geçmektedir. Oysaki sadece çocuğu doğurmak ve onun maddi olarak tüm ihtiyaçlarını karşılamak, annelik vazifesi için yetersiz olsa gerek. Çünkü bu tarz anneler ‘biyolojik anneler’dir ötesi de olamaz. Çocuğunu doğuran, mamalarla büyüten, kreşlere gönderen, okul masraflarını karşılayan, askere uğurlayan, çocuğu evlenirken ev eşyalarını almaktan başka vazifeyi üstlenmeyen anneler yani…

Peki bu çocuğun ilk mektebi olan ailede; çocuğuna Allah’ı (c.c) anlatıp sevdirmek, şefkatle büyütmek, onun manevi yaralarına merhem olmak, ona görünmez bir kalkan olup kötü alışkanlılardan uzak tutmak, hayatı sevdirmek… Peki ya bunları çocuğuna yaşatmakla görevli birinci kişi kimdir?

Bebeği, Allah (c.c) dünyaya getirir. Anne ise bu olaya bir vesiledir. Ve Allah (c.c) bu güzel emanetin muhafazası olarak, ‘anne karnı’nı uygun görmüştür. Ayrıca insanın doğumla ölüm arasındaki yolculuğunun başlangıç noktası ‘ana rahmi’dir. Anne ise, o hayat yolunda bebeğin en yakın yol arkadaşı olacaktır aynı zamanda.                                                                     

Bazen hayat denilen o yolda yavrusu düşecek, ayağı incinecek. Annesi; suyu, unu, yumurta akını karıştırıp, incinen yere sürecek dualarla…

Bazen o yolda acıkacak; hemen annesi ona hazırladığı katığı verecek, kendisine kalmayacağını bile bile…

Bazen o yolda canı sıkılacak, ruhu daralacak, hüngür hüngür bir köşede ağlayacak; kimseden yardım alamayıp, annesi ipek mendilden yumuşak pak elleriyle onun gözyaşlarını silecek…

Bazen o yolda nefsi, dünyevi şeylere sahip olmayı arzulayacak; boş ceplerine ellerini daldırdığında morali bozulacak, annesi kolundaki bilezikleri kuyumcuya bozdurup çocuğuna verecek…                                                                                                                                           

Sonra çocuğu büyüyüp olgunlaştığını, ‘adam olup’ kendi ayakları üzerinde durabileceğini sanacak; en samimi yol arkadaşını, annesini yani meleğini yarı yolda bırakacak. Belki doğup büyüdüğü evde annesini unutacak, demode bir eşya gibi. Belki de asla huzur bulamayacağı ‘huzur evleri’ ne atıp gidecek. Kim bilir belki de annesinden kendisine kalacak mirası bekleyecek kapı önünde aç bir sırtlan gibi…

En sonunda anlayacak ki; ‘annesinin ölümü, doğal afetlerin en büyüğüymüş…’          

Ve Bediüzzaman (k.s) gibi; “Benim merhume validemin vefatıyla hususî dünyamın yarısı, onun vefatıyla vefat etti.”[1]diyecek. Ama geç kalacak, helâllik istemeye bile vakit bulamayacak… Aradan aylar yıllar geçecek; anne özlemini ne işte, ne eşte, ne arkadaşta bulacak. Gaybten bir ses duyar gibi Kâinat Sahibinin (c.c) ikazını hatırlayacak: “Sakın onlara ‘öf!’ bile demeyin” (İsra-23)

Kendi gibi ana hasretiyle yanıp küllenen insanları arayacak etrafta. Kitaplarda altını çizdiği cümleleri, anne kokusunu içine çeker gibi okuyacak. Yavuz Bülent Bâkiler üstadın şiirlerini defalarca okuyacak, okuyacak, okuyacak…

            “ Duyguları bile haramdan uzak,                                                                                       

              Sıcak analar bilirim.” [2]ama ben değerini bilemedim diyecek…

              Bazen annesine hürmet etmekten aciz ellerine bakıp;

            “ Kuru dallar gibi Allah’a doğru                                                                                       

              Uzar beş vakit ellerim, ellerim, ellerim![3]diyecek…

              Ömür boyu alnı secdede olsa da anne duasını alamamanın ezikliğini yaşayıp;

            “ Elinin bereketi, iffeti, merhameti…                                                                       

Kıldığı sonsuzluk namazındandır.” [4]dizelerinde ağlayacak.

Annelerdir, ninnilerimizin bestecileri, söz yazarları. Hayat denilen sahnede, sadece yavrularının gönüllerine neşe, gözlerine uyku gelsin diye beşikten gelen musiki sesleri ile bebeğine tek kişilik konser veren yegâne insanlar…

Ve ‘anne kucağı’… Bebeklikten ölenedek, yavruya Allah (c.c) tarafından verilen sonsuz manevi bir konfor…                                                      Anne kucağının yorgunluğunu dindirecek tek şey de beşiktir. Ya beşik de yoksa o an? Çare tükenmez sonsuzluk merhameti annede, uzatılan iki bacağı hazırdır evladına beşik olmaya.

Ne o tahtadan huzurlu beşikler, ne de beşiklerin salıntı hareketine eşlik eden ninnilerimiz var artık. Şimdilerde dört tarafı hapishane parmaklığıyla çevrilmiş gibi çocuk yataklarımız var. Çocuk odalarımız var; annenin uğramaya fırsat bulamadığı. Pilli ‘ağlayan bebekler’ gibi yapayalnız ağlayan çocuklarımızın odası yani. Annesinin gül kokulu saçları minik ellerinin parmak aralarında olmadığı için, ‘barbiebebek’lerin saçlarıyla yetinildiği odalar…   

Dışarıda annesiyle el ele gezme duygusunu tadamayan çocuk; pencereden dışarı baktığında, sokakta oyun oynayan çocukları kıskanır oldu artık. Sokaktaki oyun çocukları; bilgisayar oyunlarındaki gibi birilerini öldürdüğünde hediye, puan alan çocuklar değil yani. ‘Level’ geçmeyi amaçlamayıp, oyun arkadaşları tarafından sevilmeyi dert edinen sokaktaki çocuklar…

Hem en güzel oyunlar kreşte değil beşikte, ninnilerle başlar. Yavrusunu, kendi yüzünü eliyle kapatıp,  defalarca açıp kapatarak, açıp kapatarak kahkahalara boğarak oyun oynayan anneler, hatıralarda kaldı artık. Bebekler ellerine tutuşturulan, huzursuz sesler çıkartan robotlarla tatmin ediliyor. Kur’an sesleriyle uyuyan bebekler de mazide kaldı. Bakıcıların çocuklarla hatıraları, öz annenin evladıyla hatıralarından daha da çoktur belki de…

Allah (c.c) kelâmını zikrederek bebeğini uyutan annelerin sesi ile İslâm’la tanışır bebekler. Dua ile söylenen ninnilerle İslâm’ı sevdirdi anneler.                 

Ninniler, yeryüzündeki tüm annelerin ortak dilidir. Kimi memleketin anneleri; ninnilerle, bebeğinin hücrelerine ‘nur tanesi’ serpiştirdi, kimi memleketin anneleri ise ‘kir tanesi’…

“Bir Yahudi annesi çocuğunu uyutmak için şu ninniyi söyler:                               

‘Oğlum uyusun da büyüsün,                                                                                               

Bütün doğunun ve batının,                                                                                                       

 Arz-ı Mevud’un topraklarını,                                                                                  

  Tamamen elinde toplasın.’

Bir Osmanlı ninnisini söyleyen Türk anne ise :

‘Yavrum, ekmeğini böleceksin, açlar doyacak ninni ninni,                                                 

Haram lokma yemeyeceksin, yılanlar sokar ninni ninni.’ der .“ [5]                           

Birin de ‘nefret’, birin de ‘merhamet’. Birin de çocuğun tohumlarına atılan ‘benlik’, birin de ‘cömertlik’.

Ahmet KILIÇ

[1]Bediüzzaman, Said N.Lem’alar.rnkYayınları,İstanbul 2010,s.278

[2]Bâkiler,YavuzBülent.Harman,Yakın Plan Yayınları,İstanbul 2013,s.14

[3]Bâkiler,Yavuz Bülent.A.g.e.,s.55

[4]Bâkiler,Yavuz Bülent.A.g.e.,s.16

[5]Can,Davut.Eğitim Evde Başlar,HayatYayınları,İstanbul 2012,s.56-57

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir