ALPEREN OCAKLARI VE MUHASEBE

ALPEREN OCAKLARI VE MUHASEBE

 

Ticari işletmeler gibi sosyal veya sivil toplum kuruluşlarının da muhasebeye ihtiyaçları vardır. Nasıl bir işletme belli dönemler itibariyle bulunduğu noktayı muhasebe kayıtları üzerinden değerlendirmek zorunda ise sosyal kurumlar da hakeza bu muhasebeyi yapmak zorundadırlar. Ticari işletmelerin yapmış oldukları muhasebe, işletmenin yöneticilerine işletmelerinin bulunduğu durumu görmelerini sağlar ve ileriye dönük nasıl bir strateji izlenmesi gerektiğine ilişkin rehberlik yapar. Tıpkı bu emsal sivil toplum kuruluşlarının yapacağı muhasebe de, kurumun aldığı mesafeyi, bulunduğu konumu ve ileriye matuf nelerin yapılması gerektiğine dair bilgiler sunar. Bu çerçevede sivil toplum kuruluşu mahiyetindeki Alperen Ocakları hakkında bir muhasebe yapmayı denemek istiyorum.

“Alperen Ocakları’nın Lüzumuna Dair” başlıklı yazımızı bitirirken Alperenlerin tıpkı izinde gittikleri liderleri gibi Türk milletinin üzerinde oynanan oyunları bozmalarının lüzumunu vurgulamıştık. Bunun için de Alperen Ocakları’nın “şüphesiz ehliyet ve liyakat sahibi kadroların sevk ve idaresinde sürekli, düzenli ve kalıcı hizmet üretme kabiliyetine sahip, çağrısına devletin en üst merciinden Anadolu’nun en ücra köşesindeki mazluma kadar herkesin kulak kabarttığı güçlü bir teşkilata sahip olması” gerekliliği ile bitirmiştik.

Ülkemizin geldiği/getirildiği nokta itibariyle İslami (milliliği de bunun içerisinde değerlendiriyorum) duyarlılığı hareketinin mihveri yapmış kuruluşların ehemmiyeti daha da artmıştır. Ne var ki; bu anlayış üzere yapılandırılmış Alperen Ocakları’nın mevcut durumu (fikir üretme kabiliyeti, teşkilat yapısı, fikirlerini işe dönüştürme becerisi, toplumla buluşma vasıtaları vb.) iddialarıyla mütenasip değildir. Çeyrek yüzyıla yakın mazisine rağmen hala ilk günkü meselelerini çözememesi, daha da acısı bunları çözme konusunda bir irade kıpırtısı ortaya koy/a/maması ve değişik gerekçelerle bu süreçte emeği geçenlerin yapıdan kop/arıl/ması veya mesafeli hale gelmesi bu sürece gönlünü ve emeğini koyanları haklı olarak üzmektedir. 

Tıpta temel kaidedir, sağlıklı bir tedavi uygulayabilmek için öncelikle hastalığa yerinde bir tanı koymak gerekir. Duygularımızla hareket edip hiçbir şey yokmuş gibi davranmak Muhsin Başkan’ın emanetini layıkıyla taşıyamamak anlamına gelecektir. Daha da vahimi Muhsin Başkan’ın meftunu olduğu Türk milletinin ve uğruna can teslim ettiği değerlerin üzerinde bin bir türlü entrikanın oynandığı malum vasatta Alperenlerin her anlamda meydanı boş bırakmaları (yerel mahiyetteki -bunlar da genellikle reaksiyoner çalışmalardır- göz ardı ediyor değiliz) izah edilemeyecektir. Hâlbuki Alperen Ocaklıların, Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşlarının Türk siyasi ve sosyal hayatında tabir-i caizse tırnaklarıyla kaza kaza oluşturdukları itibarı heba etmek bir yana; bu itibarla, üstlendikleri mesuliyeti histe, fikirde ve fiilde birliği tesis edecek şekilde kullanmaları gerekmiyor muydu? Makam ve mansıp dağıtan değil, hiyerarşik sürecini gönül bağı, fikri sadakat ve fiili üretkenlik esası üzerine oturtan; üretkenliği reaksiyonerlikle sınırlı tutan değil, başta gençler olmak üzere toplumun her kesimiyle ve de siyasetten ekonomiye, sanattan spora, kültürden medeniyete farklı alanlarda soyut/somut proje ve uygulamalarıyla aksiyoner olan; kaynak meselelerinde boğulan değil, üretkenlik üzerine dayalı, vesayete gebe olmaktan uzak meşru kaynaklarıyla var olan; kadrosuzluk acziyetiyle aynı konular etrafında dönüp duran değil, kendi kadrolarını yetiştiren ve de dünden bugüne hemen hemen her alanda yetişmiş kadrolarını arayıp bulan ve bunların ilmi zenginliğinden istifade eden müesses bir yapıyı oluşturmaları lazım değil miydi?   

İtiraf edelim ki, aidiyetimizi izhar ettiğimiz bu yapı eksiğiyle fazlasıyla bize aittir ve bizi ifade etmektedir. Dışarıdan müdahalelerin varlığı inkâr edilemeyecek bir hakikat olsa da bizim ihmalkârlıklarımızı, beceriksizliklerimizi ve de Galip Erdem ağabeyin ifadesiyle birbirimizi yeterince sevmiyor/sevemiyor oluşumuzu ortadan kaldırmamaktadır. 

Mevcut bu durumu kabul edilebilir ve hatta emsal alınabilir bir seviyeye çıkartmak, kendini bu yapıya ait hissedenlerin boynunun borcu olsa gerek. Bunun yolunu açacak olanlar da elan mesuliyeti omuzlarında taşıyan arkadaşlarımızdır. Ülkemizin içine sokulduğu girdapta boğulmaması için, Allah (cellecelalühü)’ın rızasını gaye edinmişlerin aralarında halledemeyeceği hiçbir meselesi yoktur, olmamalıdır. Bugün yapılması gerektiği halde yapılmayanlar, yarınlar için mesuliyetimizi artırmaktan başka bir işe yaramamaktadır. Zamanın, geçtikten sonra ikamesi olmayan tek değer olduğunun bilinciyle, gelin yarınları heba etmeyelim. Madem mevzu vatan olunca gerisi teferruattır; öyleyse bizatihi mevzunun vatan olduğunun gün gibi aşikâr olduğu bu demde, teferruatta boğulmayalım. Zira yarın çok geç kalmış olabiliriz.

 

Çağrı I. DİRİLİŞ

 

Yazımızı sosyal medyada paylaşın:
0

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir