ABDURRAHİM KARAKOÇ’UN ŞİİRİ VE ŞİİRLERİNDEKİ HİCİV ANLAYIŞI

ABDURRAHİM KARAKOÇ’UN

ŞİİRİ VE ŞİİRLERİNDEKİ HİCİV ANLAYIŞI

                                                           Dr. Gökhan DEMİR

gokhandemir86@hotmail.com

Edebiyat güzel düşünme ve yazma sanatı olarak tanımlanabilir. Edebiyatla uğraşan sanatçılar, hayata farklı pencereden bakarak gördüklerini ve hissettiklerini güzel bir üslupla yorumlarlar. Kendileri güzel görüp güzel düşündükleri gibi okuyucularına da güzeli görebilmeyi, düşünebilmeyi  göstermeye çalışmışlardır. Toplum gerçeklerinin güzel ve eğlenceli yönleri olduğu gibi bazen acı gerçekler de karşımıza gelebilir. Bunları yansıtmak da şair ve yazarın görevleri arasındadır. Yazarlar ve şairler bu görevi kabullenerek toplum içerisindeki aksaklıklara ışık tutarlar. Bu çalışmada, toplum içindeki aksaklıkları bütün gerçekliğiyle yansıtan bir şahsiyet üzerinde duracağız.

Abdurrahim Karakoç, edebiyat dünyasının kalemine sağlam şairlerinden bir tanesidir. Şiirlerinde kelime oyunları ve imgelemelerden ziyade konu bütünlüğüne, cümle yapısı ve kafiye düzenine önem veren şair, ağırlıklı olarak Allah sevgisini ve olan ile olması gereken arasındaki çelişkinin dışavurumlarını kaleme alır. Özel hayatında birçok sıkıntı çekmiş, iktidarlarla anlaşamamıştır. Kısaca bütün bu unsurlar Karakoç’un şiirlerini şekillendirmiştir.

Karakoç şiire başlangıcını ve hayat görüşünü kısaca şu şekilde özetlemektedir:

“Ebedî kudretin tek sahibinden alınan emir üzerine 1932 yılında dünyaya gelmişim. Çocukluğum şöyle-böyle geçti. Kıt imkânlara, kıtlık yıllarına rağmen hâlâ o günleri özlerim. Birçok kimseye o yılları anlatsam, ‘Özlenecek neresi var?’ diyebilirler, ama ben hep çocukluk yıllarımı sevdim. Şiir yazmaya küçük yaşlarda başladım. Zaten bizim oralarda her genç şiir yazar. Bu tutku başka bir meşgalenin veya işin olmayışından kaynaklanıyor gibime geliyor. Ben de avareydim, boşluğumu şiirle doldurmaya çalıştım.

Benimle şiire başlayanlar yalnızlıktan, yardımsızlıktan dökülüp gittiler. Bana gelince: Sağ olsunlar, iktidarların ve muhalefetin irikıyım politikacıları, ihtilal cuntacıları, ‘bilimsel’ cüppeliler, entelektüel züppeler, millî soyguncular, sosyete parazitleri, sermaye sülükleri, zulüm-işkence makineleri, adalet katleden hukukçular, dalkavuklar, üçkağıtçılar vs. hep bana yardımcı oldular. Şiir malzememi veren onlar, öfkemi bileyen onlar oldular. Yardımlarını inkâr etmiyorum, fakat teşekkür de etmiyorum.

Dinsizlerin değil, din düşmanlarının, yani İslâm düşmanlarının da az yardımı olmadı. Bir bakıma dinî duygularımın kuvvetlenmesine vesile oldular. En uygun zamanda yaşadığıma inanıyorum. Yardımcılarım (!) var oldukları sürece yazmaya devam edeceğim. Allah (cc) kısmet ederse…”

“Her zaman kolayı yazmaktansa zoru yazmayı tercih ettim. Zorlukların kolayıma geldiğini söyleyebilirim. İyilik, güzellik, dürüstlük, insanoğlunun asli vazifesidir. Ben bunları bozanların kötülüklerini hicvederim. Kötülüklerle mücadelem kıyamete kadar bakidir. İyiyi güzeli de yazarım. Amma kimseyi övme hatasına yanaşmam. Her yazdığımda belirli bir zaman kesitini okuyucuya ulaştırmak isterim. Kimi mesajımı tam olarak yakalar, kimi kıyısından köşesinden tutar, kimi de hiç yakınına uğramaz.” [1]

Abdurrahim Karakoç, halk şiirine düşünce ve davayı derinlemesine sokan bir şairdir. Her kesime hitap etmektedir. Onun şiirlerini hem bir entelektüel hem bir çoban zevk alarak okuyabilir. Karakoç, bazı zamanlarda köylünün, kasabalının yerindedir; bazı zamanlarda da aydınların ve iktidar sahiplerinin kusurlarını görerek yüzlerine vuracak kadar cesurdur. Kendisiyle yapılan bir mülakatta, 40’ın üzerinde mahkeme soruşturmasına maruz kalmasına rağmen hâlâ nasıl yazmaya devam ettiğinin sorulması üzerine cesaret konusunda şunları söylemiştir:

“Ve insan, ölümü göze almayınca şiir yazmaz. Ölümü dahi göze alacaksın. Yoksa niye yazıyor. Ha her zaman ölmez, her şair ölmedi şiir yazdığı için, ölmez de… Tabi olabilir, sebepler oraya götürebilir. Cesaretli olacaksın.”[2]

“Asker kaçakları çatar orduma,

Dinsiz fetva verir dinî derdime

Bir canım var adamışım yurduma,

Bende korku eğlenir mi be gardaş!”

Abdurrahim Karakoç, şairin kim olduğunu şu şekilde özetlemiştir:

“Şairler, yazarlar eserlerinde kendi adına konuşmazlar. İçinden çıktıkları milletin, toplumun ve inançlarının temsilciliğini yaparlar.(s.63) Şair gönlü uçsuz bucaksız meyve bahçesidir. Orada ne yapraklar dökülür ne de meyveler tükenir. Meyvelerine gelince, kimisi yiyenin dudağını, yüreğini yakar. Düştüğü suyu, toprağı, taşı yakar. Kimisi de yanan yürekleri söndürür.(s.23)”[3]

Abdurrahim Karakoç’un Şiir Anlayışı

Karakoç’un şiirinin beslendiği kaynakları belirterek şiir anlayışını oluşturmaya çalışalım. Ona göre şairin beslendiği kaynaklar şöyledir:

“Önce çevresinden, sonra ülkesinden ve sonra bütün dünyadan, insanlardan, en doğrusu insandır zaten. Hitap ettiği de şairin insan olduğuna göre oradan beslenecek, kaynak o olmalıdır. İnsana hitap ederken insani kaynaklar nedir bu tartışılır. Biri der ki siyahtır biri der ki gridir, biri der ki beyaz. Bunlar da  artık şairin dünya görüşüne, ahlâk görüşüne göre seçilir.”[4]

Karakoç’un şiirlerinin merkezinde insan vardır. Milleti meydana getiren en büyük unsurların başında insan gelir. Her ne kadar etnik ayrılıklar olsa da toplum bir bütün olarak ele alınmalıdır. Kendisiyle yapılan bir söyleşide bunu şöyle açıklamıştır:

“Ben sanatı halkım için yaptım. Benim yazdığım şiirlerin hepsi halkım içindi. ‘Sadece doktor okuyacak, sadece hakim okuyacak.’, öyle şey olmaz. Merkezinde insan olmayan sanat, sanat değildir.”[5]

Şiirinin merkezine neden insanı koyduğu kendi sözleriyle şöyle özetlenebilir:

“Türk insanı ile iç içeyim, hala öyleyim. Şurada komşularımız var, Türkiye’nin her yerinden, Kürdü, Türkü, Lazı, Tatarı hepsi burada. Amma dostuz, hep birbirimizi seviyoruz. Niye? Çünkü bu memleketin insanıyız. Ben onun için yazdım kolay yazdım. Zaten şiirde benim esas malzemem insandır. Hitap ettiğimde insandır. İnsansız bir şiirin ne gereği var. Yok işte filan yerde çiçek açmış, filan yerde de şöyle böyle sular akmış. Yook, o öyle olmaz. O suyun akışında dahi bir şeyi bulacaksın kendine ait. O çiçeğin açmasında, kokusunda dahi kendi idealine ait bir şeyler göreceksin. Yani Yaratan’ı göreceksin.”[6]

“Nerelesin deme, her yerde varım,

Memleketim Urfa, Manisa, Çorum,

Edirne, Hakkâri, Muğla, Erzurum,

Antalya, Trabzon, belki de Maraş.”

Abdurrahim Karakoç hakkında yapılan çalışmalardan bir tanesinde Ahmet Cebeci, Karakoç’un şiirini aşağıdaki gibi sınıflandırmıştır:

“Abdurrahim Karakoç’un şiirlerini aşk, gurbet ve tabiat şiirleri; dinî-hamasî şiirler ve içtimaî yergiler olarak üç ana gruba toplayabiliriz. Hicivlerinin içinde de bülbülce aşklara, güllerce tabiata, Yunusça garipliğe hasretin ifadesi olan yergiler bulunmasına rağmen, birinci gruba soktuğumuz şiirler ferdi karakterlidir. Şair, bunlarda gerçekten çok başarılıdır. İkinci ile üçüncü grubu bazı bakımlardan bir tek grup olarak düşünmek de mümkündür.”[7]

Karakoç, hemen hemen bütün şiirlerinde ahengi, şiiri ören kelimelerdeki aliterasyon ve asonanslarda arar bulur…(…) Onun şiirinde vuzuh esastır; ancak, heyecanı tebliğ maksadıyla kullanılmış edebi sanatlar da vardır. Bunlardan birincisi hüner göstermek için değil de bir tasavvuru, bir öfkeyi rahatça ifade edebilmek için kullandığı mecazlardır. Diğerleri ise, nida, iltifat, ta’riz, istifham, rücu gibi yeni heyecan sentaksını hazırlayan sanatlardır.[8]

Abdurrahim Karakoç’un şiirinde lirizm ön plândadır. Bu Karacaoğlan’dan gelen bir geleneğin etkisidir. Bu lirizm, onun -bir bölümü bestelenmiş- aşk, gurbet, yabancılaşma, tutunamama, yoksulluk, adalet, din-inanç, ayrılık, vatan konulu şiirlerinde daha belirgindir. İnsanı yaşadığı toplum, tarih ve tabiatla birlikte düşünen şair bu ilişkilerden doğan ve birçoğunun insan elinin esiri olan paradokslar üzerinde düşünür. Tanrının kurduğu ve mükemmel işleyen bir düzenin insan tarafından nasıl tahrip edildiğini şiirlerine taşır.

Abdurrahim Karakoç’un şiirinin niteliklerinden biri de samimiyetidir. Sanat yapmak için özel bir gayret sarf etmez. Her şiiri doğaçlama söylenmiş gibidir. İmgeleri aşık tarzının bir tekrarı değil – Lambada titreyen alev üşüyor– dizesinde olduğu gibi aksine modern şiirin arzu ettiği özgünlükte renkli ve çağrışım dünyası zengindir. Bu yönüyle halk şiirini dönüştürmüş, onu yüzeysel anlamın yansıtıldığı bir şiir olmaktan kurtarıp derin düşüncelerin işlendiği bir tür haline getirmiştir.[9]

Karakoç’un şiirlerindeki samimiyet onu anlaşılır hale getirmiştir. Onun şiirini toplumun her kesimi anlamaktadır. Zaten şiirleri yazarken de herhangi bir kesime hitap etmemiş, toplumun genel-geçer sorunları üzerine eğilmiştir. Karakoç’la yapılan bir söyleşide, kendisine yöneltilen “Şiir için üst dildir deniyor. Peki sizce şiirde alt kültürle üst kültür birleşebiliyor mu?” sorusu üzerine şu cevabı vermiştir:

“Vallahi  şimdi belirli bir kitleye hitap etmek gerek bence… Alt kültür- üst kültür filan değil, herkese birden. Yani şu tarlaya yağmur yağsın da şu tarlaya yağmasın demek olmuyor. Ben mesela yazıyorum, yazdıklarımı bir profesör de anlıyor, severek okuyor. Bir çoban da severek okuyor. Budur işte şiir. Bazıları yazıyor profesörler anlasın, sırf edebiyatçılar anlasın diyor. Ben bunu uygun bulmuyorum. Herkes anlamalı.” [10]

Şiirin gelenekle ilişkili olması gerektiğini söylemektedir. Onun şiirleri geleneğe bağlılığın yanında evrensel bir nitelik de taşımaktadır. Evrensellik hususunda şairin görüşü şu şekilde özetlenebilir:

“Evrensel olabilmesi için güçlü olması lazım, imkânlar olması lazım. Millî olmadan da hiçbir şey evrensel olmaz. Şairin gücüne, zarafetine, kullandığı imajlara  bağlıdır,  neye bağlı olacak ki. Bir de içten yazılmasına samimiyetine. Yürekten yazılan bir şey kalıcı olur.”

Şair, şiirin kendi kültürüne yönelmesi, kendi kural ve ölçüleriyle yazılması gerektiğini vurgulamıştır. Bizim şiirimiz ilk önce millî olmalıdır. Batı’nın kendine göre değerleri varsa bizim de Fuzulî’miz, Yunus Emre’miz, Karacaoğlan’ımız, Dadaloğlu’muz ve daha nice büyük değerlerimiz vardır. Batı Batı’ya ait usul, teknik, iman, duygu ve kültürle yüklüdür. O kendine ait olanı veriyor. Ya bizdekiler? Bizdekiler de Batı’nın yüz yıllık, elli yıllık müsveddeliğini yapıyorlar. Kendi kendilerine benzemekten utanıyorlar. İlle de Batı’ya benzemeye gayret ediyorlar.

 Şaire göre şiirin görevleri; millîliktir, saflıktır, hakka bağlılıktır, halka saygılı olmaktır. Ağaç kökünden uzakta büyümez.[11]

Karakoç, şiirin kurallılığı ve imge noktasında ise şöyle düşünmektedir:

Ona göre, şiirin belli ayırt edici kuralları olması ve bunların kalıplar halinde sunulması gerekir. Şiiri, hiç olmazsa nesirden ayırt edecek bir unsura sahip olması gerektiğini savunmaktadır. Şaire göre, biz kendimize kaynak olarak kendi değerlerimizi göstermeli ve millî veznimiz olan hece veznini kullanmalıyız.

İmge hakkında “Olması lazım da sadece imgeye boğmamalı. Şiiri imgelere boğmak da doğru değil ama olacak içinde. (…) Sembollere imgelere falan boğmayacaksın şiiri. Ama onsuz da olmayacak yeteri kadar. Ölçüsüyle olacak her şey. Kararında olursa güzeldir.” demektedir.

Abdurrahim Karakoç’un Hiciv Anlayışı

Hiciv, en eski şiir türlerinden biridir. Batı edebiyatlarının kaynağı olan eski Yunan ve Latin şiirinde destanlardan başlayarak pek çok manzum metin içinde yer yer hiciv (satire) özelliği taşıyan parçalar bulunmaktadır.

Batı geleneğinde hiciv, genellikle çirkin, yanlış ve gülünç adetlerin ve hadiselerin mahiyetini zarafet ve maharetle ortaya koymak olarak anlaşılmış ve böylece hiciv edebi bir tür olmanın yanında sosyal bir fonksiyon yüklenmiştir. Doğu edebiyatlarında ise sosyal karakteri genellikle bulunmayan hiciv, daha ziyade gerçek kişilerin yerilmesine dayandığından şahsi kinlerin ortaya döküldüğü bir tür olarak görülür ve çok defa müstehcen ve küfürlü hicivler akla gelir.

Hiciv türünde bir eserin edebî değeri olması için zeka ve nükte unsuru taşıması, zarif ve ince çağrışımlara açılması, mecaz, teşbih, istiare, mübalağa, hüsn-i ta’lil, tecahül-i arif gibi edebi sanatları ihtiva etmesi gerekir. [12]

Türk halk edebiyatında hiciv örnekleri genellikle manzumdur. “Taşlama” adını alan bu manzumelerde nazım biçimi olarak daha çok koşma, bazen de semaî kullanılır. Halk şairleri, diğer halk edebiyatı ürünlerinde olduğu gibi taşlamada da sevgilinin vefasızlığından rüşvete, adam kayırmaktan cahilliğe ve yalancılığa kadar çeşitli olumsuzlukları dile getirirken gerçekliği ve samimiyeti ön plânda tutmuşlar, kadıları, zalim memurları, zenginleri, softaları, hile yapan esnafı, devlet ricalini hatta sadrazamı bile ağır bir dille hicvetmişlerdir.[13]

Abdurrahim Karakoç, Türk Halk edebiyatı geleneğindeki hiciv anlayışına yeni bir soluk getirmiştir. Estetik bir hiciv anlayışı vardır. Toplumsal olayları, kültür ve kimlik erozyonuna uğramış çevreleri kırıp dökmeden eleştirmiş, yermiştir.[14] Çirkinlik, bayağılık, hainlik ve zavallılık karşısında isyana varan, bazen kırgın ve küskün, bazen alaycı bir ruh hali Karakoç’un şiirini örmüştür.[15]

Karakoç, hiciv anlayışını şu şekilde özetlemektedir:

“Hicivi kime yazacaksın sıradan bir adama, bakkala ya da şuradaki bir komşuya değil. Hiciv yazıldı mı devleti yönetenleri hedef alacak, zirvedekileri rahatsız edecek. (…) Hakaret hiciv değildir. Ölçülü böyle mizah olacak. Hiciv demek mizahla karışık oldu muydu hem güldürür hem düşündürür hem de karşıdaki insanı yaralarsa. Hiciv budur.”

Karakoç’a göre hicvin merkezinde devlet büyükleri olmalıdır. Adam kayırma, rüşvet, bürokrasinin ezici yüzü, iktidarların niteliksizliği, devlet yönetimindeki çarpıklık, hukukçular, adaletsizlik, görevini kötüye kullanan devlet memurları vb. Abdurrahim Karakoç’un hicvini besleyen kaynaklardır. Şair, insanoğlunun asli vazifesini oluşturan iyilik, güzellik ve dürüstlüğü bozanların kötülüklerini hicvettiğini söyler. Hasan’a Mektuplar, Haberler Bülteni, Vatandaş Türküsü en güzel hiciv şiirlerinin yer aldığı bölümlerdir.

Son olarak, şunları ifade etmek gerekir ki; millî romantik şiirin zirvesi kabul edilen Abdurrahim Karakoç’un anlaşılmaya çalışılması ve ona hakettiği kıymetin verilmesi temennilerimizin başında gelmektedir. Bir neslin yetişmesinde ve bir davanın zihinlerde yer etmesinde büyük payı olan ağabeylerimizden Abdurrahim Karakoç’u rahmet ve minnetle yad ediyoruz.

 

         Dr. Gökhan DEMİR

 

 

 

[1] Karakoç, Abdurrahim; Beşinci Mevsim, Ocak yay., Ankara, 1997, s. 50.

[2] Ahmet Alkaya ve İlhan Kenger’in röportajından. (2.2.2008)

[3] Karakoç, Abdurrahim; a.g.e., s.23,63.

[4] Akgül, Leyla; Abdurrahim Karakoç ile Söyleşi, Ay Vakti Dergisi, Sayı 77.

[5] Yener Dönmez – Fatih Yıldız (habervaktim.com) 20 Mayıs 2008

[6] Ahmet Alkaya ve İlhan Kenger’in röportajından. (2.2.2008)

[7] Cebeci, Ahmet; “Ülkücü Şair Abdurrahim Karakoç”, Töre Dergisi, Nu. 39-40, s.48-57. (Aktaran: Sadık Tural; Zamanın Elinden Tutmak, Yüce erek yay., Ankara, 2006, s.136)

[8] Tural, Sadık; Zamanın Elinden Tutmak, Yüce erek yay., Ankara, 2006, s.139.

[9] Kolcu, Ali İhsan; Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, Salkımsöğüt yay., Erzurum, 2008, s.270.

[10] Akgül, Leyla; a.g.y..

[11] Karakoç, Abdurrahim; a.g.e., s.47.

[12] Okay, M. Orhan; İslam Ansiklopedisi, Cilt 17, s. 447.

[13] Albayrak, Nurettin; İslam Ansiklopedisi, Cilt 17, s. 452.

[14] Kolcu, Ali İhsan; a.g.e., s. 270.

[15] Tural, Sadık; a.g.e., s. 137.

Yazımızı sosyal medyada paylaşın:
0

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir