Fabrika Kızı

Paylaşın:

 FABRİKA KIZI 

            Yaptığı iş sandalyede beş dakika bile oturmasına müsaade etmiyordu. Çınar ağacı gibi dikilmek zorunda kalan ayaklarına kara sular inmiş, üç kilodan ağır ütüyü akşama kadar sallamaktan kollarına tonlarca ağırlık oturmuştu. Keşke şu yarım saat bir dakikada geçse de eve kendini bir atsaydı. Hoş eve gitse sanki dinlenecek miydi? Fil ölüsü gibi kömür çuvalını eve çıkarması ve buz gibi evi ısıtması, külü, çöpü atması, etrafı toplaması, yemek pişirmesi gerekiyordu. Eve gitme düşüncesi de daraltmıştı içini. Sonra aklına Nusret geldi. Yüzü aydınlandı. O sırada fabrikanın yangın alarmı gibi öten zilinin ardından elindeki ütüyü bırakıp şalterini kapattı. Terliklerini çıkarıp, kendinden bezmiş botlarını giydi. Yazdan kalma pardösüsünü yokluğun emri mecburiyetin kavli ile giydi. Kışlık manto sadece seçilmişlere inen ayet gibiydi. Ne tuhaftı akşama kadar üç bin adet kışlık manto kolu ütülemişti. Yani üç bin tanesini elinden geçiriyor ama bir tanesini bile koluna geçiremiyordu. Sanayileşmenin böylesi bir enayileşmeyi getireceğini insanlık tahmin edebilir miydi? Edemezdi. Zaten Zeynep de düşünemiyordu. Sadece yoksulluğunu ve şanssızlığını her akşam yüklenmek zorunda olduğu kömür çuvalı gibi taşımak istemiyordu. Sonunda soğuktan donmak da olsa artık hiçbir yükün altına girmek istemiyordu. Her ne kadar kader binlerce ton yükü sırtına reva görse de onun elli kiloluk bedenini evine götürüp getirecek bir aracı da ona çok görmemişti. Servis evine hayli uzak durağa uğradığı için ustabaşı Nusret onu arabasıyla evine götürüp getiriyordu. O olmasa bu süzgeç gibi pardösü ile kışı atlatamazdı.  Ustabaşı Nusret ‘le çok ortak noktası vardı. İkisinin de yurdu üşümüş bir kentteydi, evleri unutulmuş bir semtteydi, eşleri de bıkılmış renkteydi. İkisi de seçimlerinden ve geçimlerinden ölesiye yorgun ve bezgindi. Bu yüzden Nusret’le birbirlerinin kaderine bir hazan yaprağı gibi düşmeleri doğal bir gelişme olmuştu. Nusret gibi duyarlı, düşünceli bir kocası olsa daha ne isterdi. Ve Nusret de Zeynep gibi fedakar, tatminkar karısı olsa daha ne isterdi. Oysa Zeynep’in kocası Sinan bir yerde bir aydan fazla çalışmıyordu. Üstelik sürekli borç getiriyordu. Bir de Zeynep’e televizyonun kumandası kadar değer vermiyordu. Keşke Nusret’i daha önce tanımış olsaydı. Belki Nusret’in de dönüşeceği varlık Sinan’dan başkası olmayacaktı? Hem zaten her şey için çok geçti. Sinan’ı terk etmek çok kolaydı ama ya Kubilay ve Kübra’yı nasıl bırakırdı? Asla! Hele oğlu böyle bir şey yaparsa onu asla affetmezdi. Kızı da anlamazdı onu. Oysa ne zamana kadar Nusret’e karşı soğukkanlı ve mesafeli durabileceğini bilmiyordu. Her an onun omzuna kapanıp ağlayabilir ve ondan yarasını ve yalnızlığını iyileştirmesini dileyebilirdi.

     O gün akşam fabrika çıkışında Nusret ‘te bir tuhaflık vardı, durgun ve yorgundu. Zeynep belki dedikodu olmuştur, beni götürmekten vazgeçti diye düşündü ve;

-Bu gün ben servisle döneyim Nusret Bey size yük olmayayım, dedi.

-Yok olmaz öyle şey senin için gitmiyorum ki, bu soğukta bir de yol kahrı çekme. Yük olmak da neymiş. Hadi al anahtarı bin arabaya ben geliyorum.

Zeynep mahcup ve minnettar bir gülümseme ile anahtarı aldı ve ön koltuğa oturdu. Bu dünyada mutlu olduğu değer gördüğü bir zaman varsa o da bu arabada geçirdiği yarım saatlik zamandı. Ama aklından dahi geçmesi yanlış olan bu düşünceden sıyrılmaya çalıştı. Az sonra Nusret geldi ve arabaya yine aynı durgunluk ve endişe ile bindi. İşçiler fabrikayı boşaltmış, herkes servisine yerleşmişti. Nusret ise dalgın bir şekilde anahtarı kontağa taktı ve bir türlü çevirmiyordu. Zeynep;

-Bir şey mi unuttunuz?

Nusret bu soru üzerine aniden bir şey hatırlamış gibi  dönerek;

-Zeynep beraber kaçalım mı buralardan? Dedi.

Zeynep önce söyleneni anlamadı sonra yanlış anladığını düşündü ve ;

-Pardon anlamadım, ne dediniz?

-Buralardan kaçalım diyorum. Bu fabrikada ve bu insanlarla yaşlanmak istemiyorum Zeynep. Ben her şeyi terk etmeye hazırım. Fethiye’de kışın balıkçılık yazın turizmle uğraşacağım. Sevdiğim işi yapmak ve sevdiğim insanlarla yaşamak istiyorum artık. Zeynep bu azabı ve ayazı nereye kadar çekeceksin düşünsene. Eşler yanlış bir seçim ise onlara ömür boyu tahammül etmek daha büyük yanlış değil mi?

-Nusret Bey benim iki tane çocuğum var. Onlardan asla vazgeçemem. Ne olur bana böyle azap etmeyin. Ne olur susun, kafamı karıştırmayın, herkes payına düşen sıkıntıyı yaşamak zorunda. Başka çare yok. Evimize  gidelim bu çılgın düşünceleri de atın kafanızdan.

-Zeynep! Bence bu ızdırapla yaşamak çılgınlık! Sonra çocuklarını da alırız. Hem zaten onlar da kendi hayatlarını kuracaklar. Onlar için kendini ziyan etme. Bak seninle hem yoldaş hem sırdaş olduk. İkimiz de eve gidince eşlerimizle tek kelime etmiyoruz. Gel kıyma kendine ve  Fethiye’de yorgunluk ve çileden uzak bir taş evde huzur içinde yaşayalım.

Bu cümleler Zeynep’in hayal bile edemeyeceği güzellikte idi. Sahi Kubilay ve Kübra onunla gelir, miydi? Kubilay babasını sevmezdi ama Nusret’i de sevmezdi. Ergenlikten sonra iyice huysuz olmuştu. Kübra ise babasına çok düşkündü ve asla babasını terk etmesini affetmezdi. O zaman onlardan da vazgeçmesi gerekirdi. Yok yok, evlatları onsuz yapamazdı. Biraz daha büyümeliydiler.

-Olmaz, çocuklarım benim her şeyim onları bırakamam.

-Zeynep ben yarın işten istifa ediyorum ve boşanma dilekçesini veriyorum. Yarına kadar süre sana. Eğer gelmezsen tek başıma gideceğim.

-Siz çocukları nasıl terk ediyorsunuz?

-Onlar beni çoktan terk etti zaten. Gelmek isteyene kapım açık.

Zeynep yol boyu hiç konuşmadı. Kafası allak bullak olmuştu. Eve girdiğinde kocası içmiş ve kanepede sızmış kalmıştı. Soba yine sönmüş ev yine dağılmıştı. Kızı okuldan geleli üç saat olmuş ama odasına geçip elektrikli sobayı açmış ha bire arkadaşıyla mesajlaşıyordu. O da kendi gibi ezilmesin diye ev işine alıştırmamıştı. Kubilay kapıdan girdi,

-Yine mi sofra hazır değil, bıktım bu evde hiç bir şeyin zamanında olmamasından, dedi.

Zeynep bu defa onlara karşı mahçubiyet hissetmiyordu. Tek ve kadın  başına onları sırtlanışını ve buna rağmen üçünün de hayatından memnun olmayıp  küstahça eleştirdiğini  ilk kez fark ediyordu.

-Yeni geldim işten, yetişemiyorum. Baban olacak adam kanepeden kalkıp da sobaya kömür atma zahmetine girse idi şimdi sofra hazır olurdu. Bıktım artık hepinizden ben de insanım .

Zeynep yanmaya başlayan sobayı bırakıp buz gibi mutfağa geçti, yoğurt çorbası yaptı bir gün önceden de zeytinyağlı pırasa vardı. Biraz turşu çıkardı hepsini tepsiye doldurdu ve sobanın yanına taşıdı. Kubilay yerdeki sofraya iğrenerek baktı;

-Yine mi pırasa ? Başka yemek pişemez mi bu evde ? dedi.

Kocası Sinan ve kızı Kübra da ikinci kez pırasa yemekten hoşnut olmadığını belli ettiler. Önceden olsa Zeynep kalkar onlara sucuklu yumurta yapardı ama o gün umrunda değildi. Onların sofraya oturmasını beklemeden yoğurt çorbasını içti. Sıcacık ve nane aromalı çorbaya doyamadı ikinci kaseyi de içti. Kübra ile Kubilay annelerinin soğuk ve ilgisiz tavrına alışık değildi. Önce şaşırdılar sonra ya hasta ya canı iş yerinde bir şeye sıkıldı diye düşündüler. Sinan ise pırasayı görünce yeniden sızmıştı. Zeynep konuşmadan soğuk odaya gitti iki kat battaniyeye sarınıp Nusret ‘in söylediklerini düşünmeye başladı. Belki de doğru söylüyordu Nusret. Bunca yıldır çırpınmasına rağmen kaloriferli evi, huzurlu sofrası, kıymet bilen kocası ve çocukları olmamıştı. Bir günü bile borcu nasıl kapatırız diye düşünmeden geçmemişti. Böyle devam etse evlatları onu takdir edecek miydi? O zaman gitsindi de ondan sonra takdir etmesinlerdi.  Zeynep o akşam onlardan bir ufak yardım ve anlayış görse asla gitmeye cesaret edemeyecekti. Ama onlar sanki Zeynep’in gitmesini kolaylaştırmak için daha da acımasız ve umursamaz olmuşlardı. Zeynep gece boyu evi terk ederse arkasından olacakları , tepkileri düşündü. Kocası kıskanır mıydı onu? Hiç sanmıyordu ancak hizmetçisini kaybetti diye öfkelenirdi. Çocuklar da belki zamanla anlardı onu. Nusret’in dediği gibi gelirlerse başının üstünde yerleri vardı. Hem de onu seven bir adamla daha güçlü olurdu. Zeynep bu düşünceler sebebi ile geç saat olmasına rağmen hâlâ uyuyamamıştı. Çocuklar çoktan uyumuş olmalıydılar. Soba yine sönerse iş ona kalacaktı kalkıp kömür atmak için odaya geldi. Ama sobada kömür olduğunu gördü. Hayret nasıl olmuş da düşünmüşler dedi içinden. Çocuklardan biri sobanın yanındaki kanepeye diğeri  yere yatmış idi. Neyse burada üşümezler diye düşündü ve  tekrar soğuk odaya geçip evi terk edeceğini çocuklara açıklamaya karar verdi. İsteyen onunla gelirdi. Sabaha karşı  içi geçmişti.

Zeynep uyandığında hastanede idi. Neden orada olduğunu sordu;

-Sobadan zehirlenmişsiniz, o yüzden, dedi hemşire.

-Peki çocuklar nerede?

-Onlar  ve eşiniz yoğun bakımda, dedi hemşire.

Onların öldüğü haberini vermek gibi bir sorumluluğu üstlenmemişti hemşire. Ailesi söylesin diye düşündü. Zeynep komaya giren çocukları iyileştikten sonra gidebileceğini düşündü.

-Beni çocuklarımın yanına götürün onları görmem gerek , dedi.

Dışarıda acı haberi nasıl vereceğini düşünen akrabalar bekliyordu. Nusret ise Fethiye yolunda idi.

                                                                                                                                                 Emel HAKK

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir